Giriş
Küresel enerji krizlerinin ardından ve karbonsuz enerji üretimi yoluyla iklim hedeflerine yönelik taahhütler artarken, küçük modüler reaktörler (“SMR”) küresel enerji tartışmalarının önemli bir parçası hâline gelmiştir. SMR’lar genel olarak modül başına yaklaşık 300 MW(e)’ye kadar elektrik üretim kapasitesine sahip gelişmiş nükleer reaktörleri ifade ederken, konvansiyonel nükleer reaktörler çoğu zaman ünite başına 700–1.000 MW(e)’yi aşmaktadır. Büyük ölçekli geleneksel nükleer santrallerden farklı olarak SMR’lar, modüler inşaat ilkelerine göre tasarlanmakta, bu sayede sistemler ve bileşenler fabrika ortamında üretilebilmekte ve daha sonra kurulum için sahaya taşınabilmektedir.
Boyutlarının daha küçük olması ek yerleştirme seçenekleri yaratmakta ve geleneksel nükleer tesisler için uygun olmayacak lokasyonlarda kurulum yapılmasına imkân tanımaktadır. Modüler inşaat yaklaşımları, ayrıca daha yüksek düzeyde standardizasyona olanak sağlamakta ve büyük projelerle yaygın olarak ilişkilendirilen bazı uygulama güçlüklerini azaltmaktadır. Proje ihtiyaçlarına bağlı olarak SMR’ler tek üniteli tesisler şeklinde veya çok modüllü kurulumlar olarak devreye alınabilmekte; böylece üretim kapasitesi, talep arttıkça kademeli şekilde genişletilebilmektedir.
Türkiye ve SMR’lar
SMR’ların potansiyeli, ekonomik kalkınmaya paralel olarak elektrik talebinin artmaya devam ettiği Türkiye bakımından özellikle dikkat çekicidir. Aynı zamanda, enerji arz güvenliğine ilişkin kaygılar, karbonsuzlaşma hedefleri ve en önemlisi ithal enerji kaynaklarına bağımlılığın azaltılması, enerji politikalarının şekillendirilmesinde önemli belirleyiciler olmaya devam etmektedir. Türkiye ayrıca, geniş kapsamlı sürdürülebilirlik ve iklim girişimlerine daha aktif biçimde katılırken, bölgesel bir enerji merkezi olarak konumunu güçlendirme yönündeki çabalarını da sürdürmüştür.
Bu çerçevede SMR’ler, gün geçtikçe daha ciddi şekilde Türkiye’nin uzun vadeli enerji stratejisinin muhtemel bir bileşeni olarak değerlendirilmekte ve hem kamu hem de özel sektör aktörleri tarafından SMR teknolojilerinin geliştirilmesine yönelik çabaların arttığı gözlemlenmektedir. Bununla birlikte, bu tür projelerin başarıyla hayata geçirilmesinde belirleyici unsur yalnızca teknoloji değildir. SMR projeleri, yüksek tutarlı başlangıç sermayesi harcamaları, uzun işletme süreleri ve birkaç on yıla yayılabilen karmaşık sınır ötesi finansman düzenlemeleri içerir. Sermaye ihtiyacı teknolojiye, konuma ve proje konfigürasyonuna göre değişmekle birlikte, kapasitesi 300 MW(e)’ye yaklaşan SMR projeleri, birkaç milyar ABD dolarlık (dört milyar ABD dolarına kadar) yatırım gerektirebilir.
Bu ölçekteki projeler bakımından, uluslararası finansmana erişim en önemli hususlardan biri hâline gelmektedir. Kalkınma finansmanı kurumlarının (“DFI”), ihracat kredi kuruluşlarının (“ECA”) ve uluslararası kreditörlerin Türkiye’de gelecekte geliştirilecek SMR projelerinde önemli bir rol oynaması muhtemeldir. Bu nedenle, projelerin teknolojik yönleriyle birlikte hukuki öngörülebilirlik, devlet desteği ve projenin finansman bakımından kabul edilebilirliği (bankability) önemli unsurlar hâline gelmektedir.
Türkiye, bu bakımdan özellikle dikkat çekici bir çerçeve sunabilir. Türkiye, son birkaç on yılda, büyük ölçekli altyapı yatırımlarının kamu-özel işbirliği (“PPP”) modelleri aracılığıyla hayata geçirilmesi konusunda kapsamlı bir tecrübe geliştirmiş, ayrıca stratejik enerji projelerinde hükûmetler arası anlaşma (“IGA”) ve ev sahibi hükûmet anlaşması (“HGA”) yapılarını da kullanmıştır.
SMR Projelerinde Yapılandırmaya İlişkin Hususlar
SMR projeleri, büyük ölçekli altyapı yatırımlarıyla birçok ortak özellik taşımakla birlikte, geleneksel proje yapılarında daha seyrek karşılaşılan bazı hususları da içermektedir. Uzun geliştirme süreleri, kapsamlı lisanslama ve söküm yükümlülükleri ile teknoloji sağlayıcılarının, yabancı yatırımcıların ve uluslararası finans kuruluşlarının (“IFI”) beklenen katılımı, birçok geleneksel altyapı projesine kıyasla daha karmaşık bir ortam yaratmaktadır.
SMR’lerin 60 yıla kadar uzayan yaşam döngüleri dikkate alındığında, yatırımcılar ve kreditörler yalnızca inşaat ve işletme riskleri bakımından değil, düzenleyici rejimin sürekliliği, devlet desteği ve gelir garantileri bakımından da güvence aramaktadır.
Bu sebeple SMR projelerinin hayata geçirilmesi yalnızca proje düzeyindeki sözleşmesel düzenlemelerle sınırlı kalamaz. Ticari yapılar ve finansman düzenlemeleri kritik önem taşımaya devam etmekle birlikte, bunların uzun vadeli istikrar sağlayabilecek daha geniş kamusal ve düzenleyici çerçevelerle de desteklenmesi gerekir.
Bu bağlamda, Türkiye’de olası SMR kurulum süreçleriyle bağlantılı olarak hazırlık aşamasında olduğunu düşündüğümüz, SMR’lara özgü gelecekteki kanuni düzenlemeler ile projeye özgü IGA/HGA yapılarının eşgüdüm içinde işlemesi gerekir. İç mevzuat daha geniş düzenleyici çerçeveyi sağlayacakken, IGA ve HGA düzenlemeleri projeye özgü korumalar ve mekanizmalar getirecektir. Bu tür iki katmanlı yapılar, daha yüksek öngörülebilirlik sağlayacak ve bankability değerlendirmelerini güçlendirecektir.
SMR Uygulaması İçin Katmanlı Bir Çerçeve
PPP ilkeleri ile IGA-HGA yapılarının birbirine rakip veya birbirinin alternatifi olan kavramlar olarak görülmesi gerekmez. Bunlar, aynı proje yapısının farklı yönlerini ele alabilir ve daha karmaşık bir çerçeve içinde birbirini tamamlayan katmanlar olarak işleyebilir.
PPP modelleri, esas olarak altyapı projelerinin ticari ve finansal mimarisini düzenler. İnşaat risklerinin dağılımı, işletme sorumlulukları, finansman düzenlemeleri, alım sözleşmeleri aracılığıyla güvence altına alınan gelir akışları ve kreditör korumaları gibi hususlar, kural olarak bu katman içinde yer alır. IGA ve HGA yapıları ise farklı nitelikteki bir dizi hususu ele almaktadır. Bunların temel işlevi, stratejik ulusal menfaatleri ilgilendiren projeler bakımından devlet taahhütlerini, hukuki istikrarın korunmasına yönelik mekanizmaları ve daha geniş düzenleyici desteği tesis etmektir.
Bu yapılar, yerleşik PPP uygulamalarının proje finansmanı düzenlemelerini, EPC yapılarını, enerji satın alma anlaşmalarını (“PPA”), kreditörlerle yapılan doğrudan sözleşmeleri ve proje düzeyindeki risk dağılımını yönetmeye devam ettiği; buna karşılık IGA ve HGA düzenlemelerinin ise projenin uygulanmasını destekleyen kamusal ve düzenleyici temeli sağladığı bir çerçeve oluşturabilir.
Bu nedenle Türkiye’de olası bir SMR çerçevesi aşağıdaki unsurları bir araya getirebilir:
- Türkiye ile teknoloji sağlayıcı devlet arasında bir IGA aracılığıyla kurulan hükûmetler arası bir çerçeve;
- Ev Sahibi Hükûmet sıfatıyla Türkiye ile ilgili proje şirketi arasında akdedilen projeye özgü veya sponsor bazlı HGA’lar;
- Türkiye’de faaliyet gösteren uluslararası kreditörler ve yatırımcılar bakımından zaten bilinen yerleşik PPP ve proje finansmanı ilkeleri; ve
- finansmanı ve bankability değerlendirmelerini desteklemek üzere tasarlanan uzun vadeli PPA’lar da dâhil olmak üzere, proje düzeyindeki gelir destek mekanizmaları.
Hukuki çerçevenin hangi somut biçimde ortaya çıkacağı projeden projeye değişebilir. Devlet, PPP rejimlerinin çeşitli unsurları ile IGA-HGA yapısını birleştirerek bu çerçeveyi tasarlama esnekliğine sahiptir. Bazı yatırımcılar, kamu iktisadi teşebbüsleri veya devlet kontrolündeki kuruluşlar aracılığıyla sermaye düzeyinde doğrudan kamusal katılım içeren bir yapıyı tercih edebilirken, diğerleri esas olarak gelir desteğine ve sözleşmesel taahhütlere odaklanan bir yapıyı tercih edebilir. Örneğin, Türkiye’nin nükleer enerji girişimlerini desteklemek amacıyla kurulmuş olan Türkiye Nükleer Enerji Anonim Şirketi (“TÜNAŞ”) gibi kuruluşlar üzerinden sağlanacak devlet katılımı, gelecekteki SMR projelerinde sermayeye katılımın bir biçimini oluşturabilir. Bununla birlikte, benimsenecek yapının somut projeye ve kamu politikası ile yatırımcı tercihlerine bağlı olarak değişmesi muhtemeldir.
Bu çerçevede, uzun vadeli PPA’lar, genel proje yapısının başlıca bileşenlerinden biri hâline gelebilir. PPA’lar, yalnızca ticari enerji alım düzenlemeleri olarak işlev görmekle kalmayacak, aynı zamanda projenin bankability düzeyini ve gelir öngörülebilirliğini destekleyen temel araçlar olarak da işlev görecektir.
Türkiye’nin PPP Tecrübesi ve Bunun SMR’lar Bakımından Önemi
Türkiye, yükselen ekonomiler arasında en gelişmiş PPP pazarlarından birine sahiptir.
Türk uygulamasında PPP’ler yaygın olarak şu şekilde tanımlanmaktadır:
“Kamu varlığının ve/veya kamu hizmetinin sağlanması amacıyla, altyapının finansmanı, (yeniden) inşası, işletilmesi ve bakımı ile hizmet sunumu dâhil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere, bir kamu kurumu ile özel taraf arasında akdedilen ve tarafların yükümlülükleri ile risk dağılımının açık biçimde belirlendiği uzun vadeli sözleşmesel iş birliği.”
Türkiye, yıllar içinde yap-işlet-devret (“BOT”), yap-sahip ol-işlet (“BOO”) ve yap-kirala-devret (“BLT”) yapıları dâhil olmak üzere çeşitli modeller kapsamında altyapı projeleri gerçekleştirmiştir.
Şehir hastanesi PPP’leri bu bağlamda Türkiye’deki en önde gelen örneklerdendir. Sektörün kendisi nükleer projelerden önemli ölçüde farklılık göstermekle birlikte bu projelerde, uluslararası kreditörler, ECA’lar ve IFI’lar tarafından desteklenen gelişmiş finansman yapıları kullanılmıştır. Bu projelerin sözleşmesel çerçeveleri; finansman yapılarını, kreditörlerin doğrudan sözleşmelerini, EPC ve işletme-bakım (“O&M”) düzenlemelerini ve uzun proje süreleri boyunca istikrarlı gelir akışını korumaya yönelik mekanizmaları içermiştir.
Bu projelerin önemi, SMR’lerle sektörel benzerliklerinden kaynaklanmamaktadır. Asıl önemleri, Türkiye’nin yabancı yatırımcıları, uzun vadeli sözleşmesel taahhütleri ve uluslararası proje finansmanı piyasalarının aşina olduğu finansman yapılarını içeren büyük ölçekli altyapı projelerini yönetme tecrübesini göstermeleridir.
Bu kurumsal tecrübe, benzer düzeyde eşgüdüm ve finansman sofistikasyonu gerektirmesi beklenen gelecekteki SMR projeleri bakımından özellikle önem kazanabilir.
SMR Projelerinde IGA’ların Rolü
Stratejik nükleer projeler bakımından bir IGA, yatırımın genel hukuki yapısını düzenleyen başlıca hükûmetler arası çerçeve işlevi görecektir.
Türkiye bu tür düzenlemeler konusunda deneyimlidir. Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi, 2010 yılında Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında imzalanan bir IGA uyarınca geliştirilmiştir. Benzer şekilde, Türkiye ile Japonya arasında nükleer iş birliğine ilişkin olarak geliştirilen çerçeve de bir IGA-HGA yapısını öngörmüştür.
Nükleer sektörün ötesinde de Türkiye, TürkAkım Boru Hattı Projesi, Bakü-Tiflis-Ceyhan (“BTC”) Boru Hattı Projesi ve Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi (“TANAP”) gibi stratejik sınır ötesi enerji projelerinde, IGA’lar ile desteklenen benzer proje yapılarından yararlanmıştır.
Bu düzenlemeler, olağan ticari sözleşmelerden farklıdır. Bunların amacı, siyasi iş birliğini belgelendirmenin ötesine geçmekte ve stratejik yatırımların yaşam döngüsü boyunca uygulanmasını yönetmek üzere projeye özgü hukuki çerçeveler tesis etmektedir. Anayasa uyarınca, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandıktan sonra IGA’lar kanun hükmünde olacak ve aynı zamanda Anayasa Mahkemesi önünde anayasaya uygunluk denetimine karşı koruma altında olacaktır. Sonuç olarak IGA’lar, hem ilgili projeye uygulanacak özel bir hukuki rejim olarak işlev görmekte hem de projenin temel sözleşmesel parametrelerinin belirlenmesi bakımından HGA’ların hukuki dayanağını oluşturmaktadır.
IGA’lar daha geniş finansman değerlendirmelerini de destekleyebilir. Akkuyu yapısı bu bağlamda faydalı bir örnek sunmaktadır. Ayrık elektrik alım sözleşmeleri kapsamında belirlenecek uzun vadeli elektrik alım taahhütlerine yapılan atıflar gelir öngörülebilirliğine katkı sağlamış, belirli teşvikler ve vergi muafiyetlerine yapılan atıflar ise projenin mali sürdürülebilirliğini desteklemeyi amaçlamıştır.
U.S. EXIM, U.S. International Development Finance Corporation (“DFC”) ve benzeri devlet destekli finansman kuruluşları bakımından, bu tür devlet taahhütleri stratejik altyapı yatırımlarının değerlendirilmesinde özellikle kritik hâle gelmektedir.
HGA’lar ve Proje Uygulaması
IGA, devlet düzeyindeki çerçeveyi çizerken, HGA, proje düzeyindeki temel uygulama aracı olarak işlev görecektir.
Benimsenen yapıya bağlı olarak HGA’lar, izin süreçlerinin koordinasyonu, arazi kullanım düzenlemeleri, vergi ve gümrükle bağlantılı destek mekanizmaları, iş gücüne ilişkin taahhütler ve ilgili kamu makamlarının uygulama yükümlülükleri gibi büyük ölçekli altyapı projelerinde sıkça karşılaşılan hususları düzenleyebilir. Ayrıca örnek/“standart” enerji satın alma anlaşmaları ve EPC sözleşmeleri ile kreditörlerle, EPC yüklenicileriyle ve O&M şirketleriyle ayrı ayrı imzalanacak doğrudan sözleşmeler de HGA’lara ek yapılabilir.
Uygulamada HGA’lar, yalnızca uygulama yükümlülüklerini belgeleyen metinler olmanın ötesinde, proje sözleşmesi olarak daha geniş bir işleve sahiptir. Yabancı katılım ve proje finansmanı yapıları içeren büyük ölçekli altyapı projelerinde kreditörler ve yatırımcılar, projenin uygulanmasını ve uzun vadeli işletilmesini etkileyen devlet taahhütleri ile güvence altına alınmış gelir akışları ve finanse edilebilir bir sözleşmesel ekosistem konusunda sıklıkla netlik aramaktadır. İzin yetki ve sorumluluklarının dağılımı, kamu makamları arasındaki koordinasyon, geçit hakları, gümrük işlemleri, vergi muafiyetleri, teşvikler ve belirli uygulama taahhütleri gibi hususlar, proje geliştirme ve finansman süreçlerinde çoğu zaman önem taşımaktadır. BTC ve TANAP HGA’larında olduğu gibi, bu hususlara uygulanacak genel ilkeler HGA’ların kapsamında düzenlenmektedir.
Birkaç on yıl boyunca işletilmesi öngörülen projeler bakımından sağlam bir hukuki çerçeve ile sözleşmesel kesinlik giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Düzenleyici yaklaşımda meydana gelen değişiklikler, kritik proje kilometre taşlarını etkileyen gecikmeler veya uygulama yükümlülüklerine ilişkin belirsizlikler, finansman varsayımlarını ve proje ekonomisini doğrudan etkileyebilir. Resmi Gazete’de de yayımlanan HGA’lar, devlet düzeyindeki taahhütler ile projenin fiilî uygulanması arasındaki başlıca bağlantı noktalarından biri olarak işlev görür; daha geniş devlet taahhütlerini proje düzeyindeki sözleşmesel yükümlülüklere ve uygulama mekanizmalarına dönüştürerek, değiştirilemez nitelikte bir sözleşmesel rejim sağlar ve önemli bir finanse edilebilirlik aracı olarak rol oynar.
SMR bağlamında, olası yaklaşımlardan biri, her bir münferit proje için ayrı proje şirketlerinin ayrı HGA’lar akdetmesidir. Bir başka yaklaşım ise aynı proje şirketi veya aynı IGA çerçevesi altında faaliyet gösteren yatırımcılar tarafından geliştirilecek birden fazla projeyi kapsayan daha geniş bir HGA yapısının benimsenmesi olabilir. Böyle bir yaklaşım, özellikle ilk SMR projesini, aynı proje katılımcıları tarafından geliştirilecek ilave tesislerin veya modüllerin izlemesi hâlinde, ister aynı sahada ister farklı sahalarda olsun, özel önem kazanabilir. Bu gibi durumlarda daha geniş bir HGA çerçevesi, mükerrer müzakere ihtiyacını azaltabilir ve proje uygulama düzenlemeleri bakımından daha yüksek bir tutarlılık sağlayabilir.
Finansman ve Yabancı Yatırımlara İlişkin Değerlendirmeler
Yabancı yatırım ve uluslararası finansmana erişim, Türkiye’de SMR’ların kurulumu bakımından merkezi bir önem kazanacaktır.
Gelecekteki finansman yapılarının sponsor özkaynağı, ECA destekli finansman, DFI katılımı, çok taraflı finansman ve ticari kredilendirme bileşimlerini içermesi beklenmektedir. Ancak uluslararası kreditörler açısından yalnızca finansman kapasitesi çoğu zaman yeterli değildir. Finansman kuruluşları genellikle devlet destek mekanizmaları, proje düzenlemelerinin icra edilebilirliği ve uygulanacak hukuki çerçevenin istikrarı dâhil olmak üzere projenin daha geniş hukuki çerçevesini de değerlendirir.
Bu husus, nükleer projeler bakımından özellikle önemlidir. SMR projelerinin, uzun işletme süreleri ve sermayenin geri kazanılmasının zamana yayıldığı yapılarla birlikte önemli miktarda başlangıç yatırımı gerektirmesi beklenmektedir. IFI’lar, bu nitelikteki projelere önemli tutarda sermaye tahsis etmeden önce, gelecekteki gelirler ve proje uygulamasına ilişkin varsayımlar bakımından daha yüksek düzeyde öngörülebilirlik aramaktadır. Bu nedenle, uzun vadeli PPA’ların Türkiye’de gelecekte geliştirilecek SMR projelerinin en önemli bileşenlerinden biri olması beklenmektedir. İstikrarlı gelir akışlarını destekleyebilecek bir mekanizma bulunmadığı takdirde, örneğin devlet destekli alım taahhütleri veya proje tarafından üretilen elektriğin satın alınmasını güvence altına alan düzenlemeler, yani PPA’lar olmaksızın, yüksek sermaye harcaması gerektiren projeler için büyük ölçekli uluslararası finansman sağlamak güçleşebilir.
Türk piyasası, enerji sektöründe gelir destek mekanizmalarına ilişkin yararlı örnekleri halihazırda sunmaktadır. Türkiye’de yenilenebilir enerji projeleri, tarihsel olarak Yenilenebilir Enerji Kaynaklarını Destekleme Mekanizması (“YEKDEM”) kapsamındaki destek düzenlemelerinden yararlanmıştır. YEKDEM, belirli süreler için uygun yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen elektrik bakımından garantili alım yapıları ve sabit fiyat destek mekanizmaları getirmiştir. Bu mekanizmalar, yatırımcılar ve kreditörler açısından gelir öngörülebilirliğinin artmasına ve finansman öngörülebilirliğinin güçlenmesine katkı sağlamıştır. Uluslararası uygulama da nükleer sektörde benzer yaklaşımların bulunduğunu göstermektedir.
Gelir destek mekanizmalarına ek olarak, bankability analizi gelişim ve inşaat dönemlerinde ortaya çıkan risklere de odaklanmaktadır. İnşaat riskleri, gecikmeler ve maliyet aşımları ise ayrı değerlendirilmesi gereken hususlar olmaya devam etmekte olup, bunların çoğu zaman daha geniş proje yapıları ve sözleşmesel koruma mekanizmaları aracılığıyla dağıtılması gerekmektedir. Türkiye’nin büyük ölçekli PPP projelerindeki tecrübesi, uygulama aşamalarında yeniden yapılandırma süreçlerinin yönetimi ve finansman yapılarının korunması bakımından yararlı bir kurumsal deneyim sunmaktadır.
Nükleer finansmandaki güncel eğilimler de devlet destekli kuruluşlar ile ihracat finansmanı kuruluşlarının artan katılımını ortaya koymaktadır. U.S. EXIM, DFC ve diğer ECA’lar gibi kuruluşlar, projeleri giderek daha fazla yalnızca ticari açıdan değil; aynı zamanda daha geniş kamusal destek yapıları, siyasi risk değerlendirmeleri ve güvenlik tedbirlerinin belirginliği ışığında da incelemektedir. Bu nedenle gelir öngörülebilirliği, kamusal taahhütlerin icra edilebilirliği ve genel hukuki rejimin istikrarı finansman süreçlerinde kritik önem taşıyan hususlar hâline gelebilir.
Bu noktada, ilgili HGA’nın eki olarak standartlaştırılmış PPA taahhütleri ve doğrudan sözleşmeleri içeren veya bunlardan ayrı olarak proje düzeyindeki PPA düzenlemeleriyle desteklenen bütünleşik bir IGA-HGA yapısı özellikle önemli hâle gelebilir. Bu tür düzenlemeler, risklerin ve sorumlulukların daha açık bir şekilde dağıtılmasını sağlayarak ve proje finansmanı yapılarının dayandığı uygulama varsayımları bakımından daha yüksek bir kesinlik sunarak projelerin finansman profilini ve bankability düzeyini güçlendirebilir.
Sonuç
SMR’ların kurulumu, yeni bir enerji teknolojisinin kullanılmasının ötesine geçen fırsatlar sunmaktadır. Stratejik enerji altyapısına büyük ölçekli yatırım çekmek isteyen ülkeler bakımından, projelerin hayata geçirilmesini destekleyen yapı, kimi zaman dayanak teknolojinin kendisi kadar önemli hâle gelebilmektedir.
Türkiye’nin PPP yapıları ve devlet destekli altyapı projelerine ilişkin tecrübesi, bu bakımdan yararlı bir çıkış noktası sağlayabilir. Yabancı kreditörlerin katıldığı gelişmiş proje finansmanı düzenlemeleri ile uzun vadeli sözleşmesel çerçeveler içeren büyük ölçekli PPP projeleri, Türk piyasasında halihazırda bilinen yapılardır. Benzer şekilde, stratejik enerji projelerinde IGA esaslı yapılar konusundaki önceki deneyim de gelecekteki SMR projeleri bakımından benzer yaklaşımların değerlendirilmesine zemin hazırlamaktadır.
Tamamen yeni bir sistem kurmak yerine, Türkiye’de gelecekte oluşturulacak bir SMR çerçevesi, mevcut kurumsal tecrübe ile yerleşik proje finansmanı uygulamaları üzerine inşa edilebilir. PPP ilkelerini, devletler düzeyindeki IGA düzenlemelerini ve proje düzeyindeki HGA’ları bir araya getiren katmanlı bir yapı; hukuki belirliliğe katkı sağlayabilir, bankability kaygılarını giderebilir, finansman süreçlerini destekleyebilir ve yatırımcı güvenini güçlendirebilir. Aynı zamanda, uzun vadeli PPA’lar ve gelir destek mekanizmaları, gelir öngörülebilirliğini destekleyen ve uluslararası finansmana erişimi kolaylaştıran başlıca unsurlardan biri hâline gelebilir.
SMR yarışının küresel ölçekte hızlandığı bir dönemde, yalnızca teknik imkânlar değil, aynı zamanda güvenilir hukuki ve finansman çerçeveleri de sunabilen ülkeler, stratejik yatırımı ve uzun vadeli uluslararası finansmanı ön alıcı biçimde çekme bakımından daha avantajlı bir konumda olacaktır.