ESG çeyreklik bülten.

Haziran 2026
Özel Sayı:
Küçük Modüler Reaktörler
ve Türkiye
ÖZEL SAYI: KÜÇÜK MODÜLER REAKTÖRLER VE TÜRKİYE

Alışıldık Reaktörlerin Ötesinde: Neden Küçük Modüler Reaktörler (SMR’lar) Konvansiyonel Nükleer Reaktörlerden Daha Sürdürülebilir Bir Seçim?

Editörlerden · Haziran 2026

2026'nın ikinci çeyreği, küresel enerji camiasının uzun süredir beklediği, ancak bu kadar kısa sürede gerçekleşmesini pek beklemediği bir gelişmeye sahne oldu: ABD Nükleer Düzenleme Kurumu, hafif su tabanlı olmayan bir ticari reaktör için ilk inşaat iznini verdi ve Kemmerer, Wyoming'de temel atma töreni yapıldı. Haftalar sonra X-energy, nükleer sektörün bugüne kadarki en büyük halka arzını tamamladı. Dolayısıyla, IV. Nesil küçük modüler reaktörler artık inşa halinde olup araştırma makaleleriyle sınırlı bir tasarım değil.

ESG Çeyreklik Bülten’in bu sayısında, SMR teknolojisinin hukuken ne anlama geldiğini ele alıyoruz. Sadece küresel enerji dönüşümü açısından değil, Türkiye özelinde de olasılıkları ve hukuki temellerini inceliyoruz. Bunu yaparken farklı bakış açılarını anlayabilmek adına, konuya farklı açılardan yaklaşan makalelerimiz teknoloji, strateji, hukuk, finans ve kamuoyu perspektifi gibi alanları ele alıyor. Tüm analizlerin küresel olarak ve Türkiye bakımından ortak bir noktası var: konumlanma penceresi açık, ancak süresiz değil.

Aşamalı Bir İyileştirme Değil, Yapısal Bir Değişim & Türkiye'nin Konumu

Türkiye bu döneme önemli bir proje portföyüyle giriyor. 2053'e kadar 20 GW'lık nükleer hedefi ve bunun 5 GW'lık kısmının SMR'lara ayrılmış olması, ciddi bir politika tercihini yansıtıyor. Akkuyu projesi ile yetkinlik kazanan şirketler, nükleer kalitede tedarik zinciri deneyimi ediniyor. Türkiye’nin gelişmeleri yakından takip ettiğinin bir göstergesi ise Enerji Bakanlığı’nın bir SMR düzenleyici çerçevesi hazırlıyor olması.

Toplumsal Meşruiyet: Sonradan Düşünülecek Bir Konu Olamaz

Konunun kamuoyu nezdindeki meşruiyeti ikincil bir konu değil, yapısal bir gerekliliktir. Birçok ülke bunu ağır bir bedel ödeyerek öğrendi. Bu perspektiften bakınca, Türkiye'nin iki belirleyici toplumsal unsuru var: iklim kaygısıyla giderek daha fazla şekillenen genç bir nesil ve stratejik özerklik ile yerli sanayi yetkinliğini belirleyici değerler olarak gören daha geniş bir tekno-milliyetçi akım. Her ikisine de inandırıcı bir şekilde hitap eden bir SMR programı, erken toplumsal katılım, şeffaf yer seçimi süreçleri ve dürüst bir atık yönetimi çerçevesi yoluyla, kalıcı bir kamuoyu desteği inşa etme konusunda şansa sahiptir. Büyük altyapı projelerinin en iyi şekilde geliştirilmesi için geçmişteki önyargılara dair örüntülerin tekrarlanma riskinin ele alınması gereklidir.

Bu Sayının Argümanları

Burada derlenen analizler, koşulsuz bir iyimserlik içermiyor; ancak dönüşüm çoktan başladı. Halihazırda destekleyici bir hukuki ortam ve daha önce test edilmiş hukuki yapılandırma modelleri mevcuttur. Şu an özel mevzuat ve düzenlemeler hazırlanmakta olsa da, uluslararası sermaye piyasalarında bu teknolojilere yatırımın yolu açılmaktadır ve artık en önemli kararlar IV. Nesil’e yönelme meselesi değildir; asıl mesele, ne zaman, hangi koşullarla ve hangi düzeyde SMR'lar ve konvansiyonel enerji üretim birimlerinin birlikte çalışabileceğidir. Türkiye, bu konulara dair kararları alırken, temellerine ilişkin teknik ve hukuki analizleri bu sayıdaki makalelerimizde ele aldık.

Keyifli okumalar dileriz.

Hergüner Bilgen Üçer Avukatlık Ortaklığı

ESG Çeyreklik Bülten · 01 · SMR Devrimi

SMR Devrimi ve Türkiye

Justin P. Friedman (Kurucu ve Kıdemli Danışman, Friedman Global Strategies)

SMR devrimi tam da şu anda yaşanıyor. ABD’li teknoloji şirketleri artık sadece "PowerPoint reaktörleri" aşamasında değil; Rusya, Çin ve yeni-eski Avrupalı şirketlerin zorlu rekabetine karşı stratejik ortaklıklarla inşa aşamasına geçtiler. Türkiye için asıl soru, Türk şirketlerinin bu devrimde lider mi yoksa takipçi mi olacağı.

Neden Şimdi?

Enerji güvenliği arayışı, jeopolitiğin en önemli itici güçlerinden biri olmuştur. Hidrokarbonlar (kömür, petrol, doğal gaz) küresel enerji arzında önemli bir rol oynamış ve oynamaya devam edecektir. Ancak hidrokarbon arzı, siyasi kaynaklı istikrarsızlıklara karşı kırılgandır. Bugün İran’daki savaş ve Hürmüz Boğazı’nın kapanması, küresel enerji talebinin enerji açlığı çeken veri merkezlerini ve yapay zekâyı beslemek üzere dramatik şekilde arttığı tam da bu dönemde, küresel hidrokarbon arzı belirsizliğini artırmaktadır.

Eşzamanlı olarak, Avrupa Birliği, ABD’nin karbonsuzlaştırma politikasındaki tutarsızlığına karşın küresel sanayiyi hidrokarbonsuz enerji kaynakları bulmaya itiyor. Rüzgâr ve güneşten sağlanan elektriğin aşırı arz ve fiyat değişkenliğine ilişkin küresel deneyim, değişken kaynakların istikrarlı, baz yük gücüyle desteklenmesi gerektiğini gösteriyor.

Nükleer santraller, dünyadaki en istikrarlı, güvenilir ve karbonsuz elektrik ve endüstriyel ısı kaynaklarından birini sunuyor. Artık küçük modüler reaktörler (SMR’lar) nükleer oyunun kurallarını değiştiriyor. 8-12 yıl (hatta daha fazla) süren inşaat sürelerinin yerine, SMR’lar (genellikle tek bir üniteden 50-300MW elektrik üretebilen reaktörler olarak tanımlanır) saha çalışmalarıyla eş zamanlı olarak maliyet ve kalite kontrollü bir fabrikada üretilip monte edilen ana bileşenlerle 3-5 yıl içinde inşa edilip işletmeye alınabilir. Kendiliğinden durma ve sürekli kendi kendini soğutma gibi doğal güvenlik özellikleriyle SMR’lar, endüstriyel proses, su arıtma ve hidrojen üretimi için güç ve ısıyı doğrudan müşteriye sunmak üzere endüstriyel bölgelere ve kentsel alanlara yerleştirilebilir. SMR’lar önümüzdeki birkaç yıl içinde türünün ilk örneği (“FOAK”) aşamasının ötesine geçtikçe, nükleerin en büyük sorunlarına -maliyet ve pazara giriş süresi- net cevaplar sunabilecek durumda olacaklar.

Dünyanın en zengin şirketleri -Amazon, Dow Chemical, Google, Meta ve Microsoft başta olmak üzere- SMR’lardan gigawatt’larca güç satın almak ve bu alana yatırım yapmak konusunda taahhütte bulundu. Westinghouse ve General Electric Vernova (“GEV”) gibi uzun süredir piyasada olan tedarikçilere, Holtec, Kairos, NuScale, Oklo, Terrapower, X-energy gibi milyar dolarlık sermayeye sahip yeni nükleer oyuncular da katılıyor. Bunların tümü ABD Nükleer Düzenleme Kurumu’na SMR sınıfı reaktörler için lisans başvurusunda bulundu veya lisans aldı; birçoğu da Kuzey Amerika’da ticari ölçekli FOAK reaktör projeleri için inşaata çoktan başladı. GEV, Holtec, NuScale, Terrapower ve X-energy olmak üzere beş şirket, FOAK maliyetlerini ve risklerini dengelemek için ABD hükümetinden yüzlerce milyon dolar aldı.

Türkiye Rekabetçi mi?

Peki Türkiye, günümüzün nükleer piyasasında nerede duruyor? Hükümet, 2053 yılına kadar 5 GW’ı SMR’lardan gelmek üzere 20 GW nükleer enerji kapasitesine ulaşma konusunda iddialı hedefler belirledi. Akkuyu’daki büyük RosAtom reaktör projesi planlanandan çok daha yavaş ilerledi. Ancak Rusya, Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşla RosAtom için küresel ölçekte bu kadar çok sorun yaratmamış olsaydı bile, Rus anlaşmasının belirlediği koşullar altında bir FOAK inşaatının zorluklar ve gecikmelerle karşılaşması kaçınılmaz olurdu. Hükümetin büyük reaktörler için belirlediği diğer iki saha -Sinop ve İğneada- öncü proje şirketlerinin kaybından henüz toparlanamadı. Medyada yer alan haberlere göre Kanadalı, Çinli, Rus ve Güney Koreli firmalar revize projeleri değerlendirdi, ancak finanse edilebilir, ticari koşullarda anlaşmak temel sorun gibi görünüyor.

Ancak çok iyi haberler de var. Akkuyu projesine destek vermek için ihale kazanan Türk şirketleri, nükleer tedarik zinciri yetkinliklerini çoktan sertifikalandırmış olan Türkiye’nin en önemli sanayi gruplarına katılıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, bir gecikmenin ardından, SMR gelişimini kolaylaştıracak düzenlemeleri yayınlamak için çalışıyor ve gelişmiş bir SMR için özgün bir Türk tasarımının geliştirilmesini desteklemek üzere çalışma yürütüyor.

Türk şirketleri, rakiplerinin araştırma, tasarım, tedarik zinciri ve devreye alma becerilerinde yaptığı onlarca yıllık geliştirme çalışmasına ve milyarlarca dolarlık yatırıma yetişebilir mi? Belki. Başarı, büyük olasılıkla hükümet ve sektörün, mühendislik, satın alma ve yönetim (EPC), altyapı geliştirme ve nükleer kalitede tedarik zinciri alanındaki mevcut yetkinlikten nasıl yararlanacağına bağlı olacak; bu da önce Türkiye’nin iç ihtiyaçları, ardından bölgesel ve küresel gelişim için yerli bir nükleer sanayinin önünü açabilir.

Sektör Ne Yapabilir?

Güçlü ortaklıklar kurulmalı. Türkiye’nin büyük inşaat şirketleri, kuruluşlarından bu yana yurt içinde becerilerini geliştirmek ve yurt dışında pazar payı oluşturmak için yabancı ortaklıklardan yararlandı. Nükleer de aynı fırsatı sunuyor.

Hesaplı riskler alınmalı. Her yeni proje, bir öğrenme eğrisinden geçmeyi gerektirir. Yurt dışında "kanıtlanmış" teknolojiler bile yurt içinde devreye alınmadan önce FOAK öğrenme sürecinden geçmelidir. Akkuyu buna iyi bir örnektir.

Yatırım yapılmalı (yalnızca yurt dışında değil, yurt içinde de). Türkiye dışındaki projelere yatırım yaparak öğrenmek, kanıtlanmış bir modeldir. Bununla birlikte, Türk firmalarının pazarı yönlendirmek ve bir SMR filosu geliştirmek için yurt içinde de yatırım yapması gerekir. Yabancı yatırımcılar, yatırım dolarları için yoğun rekabetle karşı karşıyadır ve risk algısını azaltmak için yerel ortakların da işin içinde paydaş olduğunu görmeye ihtiyaç duyarlar.

Hükümet Ne Yapabilir?

İnsana yatırım yapılmalı. Sadece nükleer mühendisler ve santral operatörleri değil -bunlara yönelik küresel talep zaten artıyor- nükleer kalitede ustalık becerilerine de yatırım yapın; elektrikçi, boru tesisatçısı ve kaynakçı sıkıntısı mevcuttur.

Yasal ve hukuki düzenlemeler açıklığa kavuşturulmalı. Sektör SMR santrallerinin gelişmiş güvenliğini ve tekrarlanabilirliğini hesaba katan yeni yasa ve düzenlemeleri bekliyor. Bu çalışmanın şimdi tamamlanması, sektörün daha iyi ve daha hızlı yatırım kararları alması için gereken netliği sağlayacaktır.

Piyasadaki işlev bozuklukları giderilmeli. Nükleer gibi uzun vadeli yatırımlar, istikrarlı ve uzun vadeli getiri gerektirir. Talep yönetimini gözeterek fiyatlandırmayı değiştiren elektrik piyasası mekanizmaları, özellikle güneş ve rüzgâr enerjisindeki yönetilemez değişimlerin piyasayı fazla arzla doldurduğu zamanlarda istenmeyen şekilde sert fiyat dalgalanmalarına yol açıyor.

Makroekonomik politikalar istikrara kavuşturulmalı. Enflasyonu düşürme ve piyasaları daha iyi bir dengeye kavuşturma çalışmaları sürdürülmelidir. Türkiye’de nükleere yatırım ne kadar cazip görünse de, makroekonomik politika dalgalanmaları oynaklığı ve risk algısını artırır. Sonuçta Türkiye, Polonya ve Romanya’dan Endonezya, Malezya ve Vietnam’a kadar küresel emsalleriyle nükleer yatırım dolarları için rekabet ediyor. Diğer koşullar Türkiye’nin avantajına olsa bile, risk algısı belirleyici faktör haline gelebilir.

Sonuç

Türkiye, bugün dünyada eşsiz bir konuma sahip. Dünyanın tarihsel beşiği ve medeniyetlerin kavşağında yer alan, genç ve eğitimli bir nüfusa sahip olan ve güçlü ihracat sektörlerine ev sahipliği yapan Türkiye, büyüme ve gelişimini desteklemek için sağlam bir sivil nükleer enerji ekosistemi geliştirebilir. Sektör ve hükümet, doğru ve güçlü uluslararası ortaklarla birlikte çalışırlarsa bu fırsatı kullanabilirler.

ESG Çeyreklik Bülten · 02 · IV. Nesil

IV. Nesil Küçük Modüler Reaktörler: Hafif Su Çağının Ötesinde Kuantum Sıçraması

Yavuz Arık (Kıdemli Ortak, Energytools LLC)

SMR'lar (küçük modüler reaktör) hakkında yaygın bir yanılgı, bunların 20. yüzyılın ortasında inşa edilen büyük nükleer santrallerin yalnızca daha küçük versiyonları olduğudur. Bu, PWR'lara (basınçlı su reaktörleri) ve BWR'lara (kaynayan su reaktörleri) dayalı geleneksel tasarımlara sahip erken SMR'lar için kısmen doğrudur; ancak BWRX-300 ve NuScale'in VOYGR'ı gibi modern su soğutmalı SMR'lar, pasif güvenlik özellikleri ve önemli ölçüde küçültülmüş acil durum planlama bölgeleriyle birlikte, küçültülmüş eski nesil santraller olmaktan çok uzaktır. Bununla birlikte, IV. Nesil (Generation IV) SMR'lar için bu karşılaştırma geçerliliğini yitirmektedir. Bu yeni nesil tasarımlar temel olarak farklı biçimlerde çalışır: farklı soğutucular kullanır, daha yüksek yakıt verimine ulaşır ve çok daha küçük acil durum planlama bölgelerine sahiptir. En önemlisi, bu reaktörler karmaşık yedekleme sistemlerine ya da insan müdahalesine büyük ölçüde güvenmek yerine ısı akışı ve yerçekimi gibi doğal fiziksel süreçleri kullanarak kendi kendine güvende kalacak şekilde tasarlanmıştır.

Ticari açıdan en ileri IV. Nesil SMR tasarımları arasında X-energy tarafından geliştirilen Xe-100 HTGR (yüksek sıcaklıklı gaz soğutmalı reaktör) ve TerraPower tarafından geliştirilen Natrium SFR (sodyum hızlı reaktörü) yer almaktadır. Her ikisi de ABD Enerji Bakanlığı'nın İleri Reaktör Programı kapsamında finansman sağlamıştır. X-energy, büyük bir endüstriyel proses ısısı müşterisi olarak Dow Chemical'ı ve Energy Northwest aracılığıyla bir elektrik tüketicisi olarak Amazon'u bünyesine katmıştır. Amazon ve X-energy birlikte, 2039 yılına kadar Amerika Birleşik Devletleri genelinde 5 GWe'den fazla Xe-100 kapasitesi konuşlandırmayı taahhüt etti; bu yaklaşık 63 adet 80 MWe'lik reaktör modülüne ya da yaklaşık 16 dörtlü paket santrale eşdeğer olup kayıtlardaki en büyük ticari SMR konuşlandırma hedefidir.

TerraPower, Ocak 2026'da Meta ile sekize kadar Natrium reaktörü için (her biri 345 MWe, toplam yaklaşık 2,8 GWe baz yük kapasitesi) bir anlaşma imzaladı; bu, gelmiş geçmiş en büyük ticari Natrium taahhüdüdür. Bu taahhütler bir arada değerlendirildiğinde, 2030'ların sonuna kadar iki tasarımdan 70'den fazla ileri IV. Nesil reaktörden oluşan bir filo teşekkül edeceği anlamına gelmektedir. Her iki programın da 2040 yılına kadar NOAK (nth of a kind - n’inci mükerrer üretim) ekonomisine ulaşması beklenmektedir. Endüstri analizleri, modüler SMR tasarımları için maliyetlerin önemli ölçüde düşeceği NOAK statüsünün beş ila yedi birim üretiminden sonra elde edildiğini öne sürmektedir. Bu noktada fabrika seri üretimi ve öğrenme eğrisi maliyet düşüşlerinin, kombine çevrimli gaz ile rekabet edebilecek üretim maliyetlerine ulaşması beklenmektedir. 2026 yılının ikinci çeyreği itibarıyla her iki reaktör de Amerika Birleşik Devletleri'nde aktif inşaat veya lisanslama aşamasındadır. ABD’deki NRC'nin (Nükleer Düzenleme Komisyonu) Mart 2026'da 40 yılı aşkın sürenin ardından ticari amaçlı ilk hafif su dışı reaktörü olan Kemmerer Unit 1 için inşaat izni vermesi küresel enerji ve altyapı camiası tarafından dikkatle değerlendirilmesi gereken düzenleyici bir dönüm noktası olacaktır.

Farklı Bir Fizik: IV. Nesil Neden Bir Küçültme Değildir?

Büyük PWR'lar, BWR'lar veya bunların LWR (hafif su reaktörü) tabanlı SMR halefleri de dahil olmak üzere geleneksel nükleer enerjinin belirleyici özelliği, suyun hem soğutucu hem de nötron moderatörü olarak kullanılmasıdır. Suya bu bağımlılık, bir dizi önemli kısıtlamayı beraberinde getirir: suyu sıvı hâlde tutmak için reaktörün yüksek basınçlarda çalışması gerekir, gigawatt ölçeğinde soğutma ve acil ısı uzaklaştırma için büyük bir su kaynağına yakın konumlandırılmalıdır ve güvenlik mimarisi, tarihsel olarak en ciddi sivil nükleer olayları tanımlayan soğutucu kaybı kazalarını hesaba katmak zorundadır. Bu kısıtlamalar, yalnızca mühendislik kaygıları değildir: bir santralin nereye kurulabileceğini, kimin finanse edebileceğini ve elektrik üretiminin ötesinde ne yapabileceğini belirler. Su soğutmalı SMR'lar, daha küçük mutlak su talebi ve bazı tasarımlarda mütevazı verim maliyetleriyle opsiyonel hava soğutmalı yoğuşturucular aracılığıyla bu kısıtlamaları hafifletir; ancak IV. Nesil tasarımları ise güvenlikle ilgili su gereksinimini tamamen ortadan kaldırır.

Hafif su reaktörü (LWR - Light Water Reactor) yakıt verimliliği bu sınırlamaları daha da pekiştirir. LWR yakıtı, sinesinde mevcut nükleer enerjinin yüzde beşinden daha azını ortaya çıkardıktan sonra, barındırıldığı seramik peletlerde oluşan fiziksel bozulma ve izotop bileşimi değişimleri nedeniyle, daha fazla kullanım imkânı olmaksızın nükleer atık olarak elden çıkarılmak zorundadır. LWR'larla, bir anlamda, gezegenimizde milyarlarca yıl önceki süpernova patlaması enerjisi olarak depolanan nükleer enerjinin yüzde doksan beşinden de fazlasından vazgeçilmektedir. Bu durum, insanlığın dünyanın okyanuslarında çözünmüş hâlde tahminen 4,5 milyar ton uranyumu çıkarmaya yönelik ekonomik açıdan uygulanabilir bir yöntem geliştirememesi durumunda — mevcut tespit edilmiş karasal rezervlerin 250 kattan fazlası olan ve nükleer fisyon yakıt arzını binlerce yıl uzatacak bu kaynak — karasal uranyumu sınırlı ve nihayetinde kısıtlı bir kaynak hâline getirir.

IV. Nesil SMR'lar bu kısıtlamaların her birini eş zamanlı olarak aşar. Xe-100, soğutucu olarak inert helyum gazı ve moderatör olarak grafit kullanır; reaktör çıkış sıcaklığı yaklaşık 750°K (~565°K buhar sağlayarak) ile düşük sistem basıncında çalışır ve reaktör kapatması olmaksızın sürekli çevrimiçi yeniden yakıt yükleme yoluyla, geleneksel LWR yakıtının yaklaşık iki katı yanma düzeyine ulaşan TRISO çakıl taşlı yakıt kullanır. SFR'lar, soğutucu olarak sıvı sodyumu atmosfer basıncına yakın bir havuz tipi yapılandırmada kullanır. Her iki tasarım da LWR güvenlik analizlerini karakterize eden basınçlı buhar patlamalarına veya soğutucu kaybı kazası senaryolarına karşı güvence sağlar. Her ikisi de bir nehre, göle veya okyanusa yakınlık gerektirmez. Her ikisi de güvenli bir kapatma durumuna ulaşmak için aktif pompalama sistemlerine veya operatör müdahalesine bağımlı değildir.

Pasif Güvenlik ve Acil Durum Planlama Bölgelerinin Küçülmesi

IV. Nesil reaktör fiziğinin belki de en belirleyici — ve ticari açıdan en az takdir edilen — sonucu, santral çevresinde gerekli olan EPZ'nin (Acil Durum Planlama Bölgesi) çarpıcı biçimde küçülmesidir. NRC mevzuatı uyarınca, geleneksel büyük LWR'ların yaklaşık 10 mil (~16 km) yarıçapında bir pom maruziyeti EPZ ve yaklaşık 50 mil (~80 km) yarıçapında bir alım yolu EPZ'si bulundurması zorunludur. Bu mesafeler, ciddi kaza koşullarında büyük bir PWR veya BWR'dan kaynaklanabilecek potansiyel radyolojik salınımın hızını ve büyüklüğünü yansıtmaktadır.

IV. Nesil SMR'lar tamamen farklı bir kaza fiziği rejimiyle çalışmaktadır. Xe-100'ün TRISO yakıt partikülleri tek tek seramik ve karbon katmanlarıyla kapsüllenmiş olup 1.600°K'nin üzerindeki sıcaklıklara dayanabildiğinden, büyük ölçekli radyolojik salınım olasılığı fiziksel olarak önlenmektedir. X-energy, NRC'ye resmi olarak Xe-100'ün EPZ'sinin saha sınırıyla örtüşmesi gerektiğini, dolayısıyla saha dışı acil planlama yapılmasına ve çevre yerleşim alanları için tahliye veya sığınma planları oluşturulmasına gerek olmadığını önerdi. Bu öneri, yüksek sıcaklıklı gaz soğutmalı reaktörler için yaklaşık 400 metrelik bir EPZ'ye teknik dayanak oluşturan NGNP (Yeni Nesil Nükleer Tesis) HTGR programıyla örtüşmektedir. Pratik sonucu dönüştürücüdür: bir IV. Nesil HTGR, bir endüstriyel tesis, veri merkezi kampüsü, üniversite veya kentsel enerji bölgesine bitişik konumlandırılabilir; bu, mevcut büyük reaktörlü nükleer filo için kategorik olarak erişilemeyen bir yapılanmadır. Hafif su SMR'ları da aynı yönde ilerlemektedir — NRC, NuScale'in EPZ boyutlandırma metodolojisini onaylamış olup bu kapsamda saha sınırı, EPZ'si sahaya özgü bazda elde edilebilmekte; Finlandiya'nın STUK'u ise 2024'te yeni nükleer santraller için mesafeye dayalı güvenlik bölgelerini kaldırarak hafif su ısıtma reaktörlerinin Helsinki'nin merkezinde yeraltına inşa edilmesi planını bile mümkün hâle getirmiştir.

SFR'lar, eşdeğer EPZ küçülmesini farklı ama bir o kadar zorlayıcı fiziksel bir mekanizmayla başarmaktadır. Geleneksel bir PWR'ın ~155 bar çalışma basıncıyla kıyaslandığında atmosfer basıncına yakın bir basınçta havuz tipi reaktör olarak çalışan SFR'lar, büyük LWR acil planlama gereksinimlerini tetikleyen hızlı basınçlı soğutucu kaybı olaylarına doğaları gereği uzaktırlar. Öngörülebilir herhangi bir kaza senaryosunda, havuzdaki büyük sıvı sodyum kütlesi, devasa miktarda pasif ısı uzaklaştırma kapasitesi sağlar; dakikalar yerine saatlerle ölçülen yavaş kaza seyri ise herhangi bir saha dışı doz sonucu EPA Koruyucu Eylem Kılavuzları seviyelerine ulaşmadan çok önce kapsamlı müdahale süresi tanır. TerraPower, SFR'ını NRC'nin 2023 Acil Hazırlık Nihai Kuralı'na (10 KFR 50.160) uygun olarak tasarladı; bu kural, ileri reaktörler için EPZ boyutlandırmasına sonuç odaklı bir yaklaşım benimser: sabit 10 mil yarıçapı öngörmek yerine, lisans sahibinin saha sınırındaki dozun herhangi bir makul kaza senaryosunda koruyucu eylem kılavuzu düzeylerini aşmayacağını kanıtlamasını zorunlu kılar. Bu kanıt sağlandığında — ki SFR'ın tasarım özellikleri bunu güçlü biçimde desteklemektedir — saha dışı acil planlama, kamuoyu bildirim sistemleri veya tahliye tatbikatları gerekmeyecektir. Bu durum, SFR'lar için de Xe-100 ile aynı saha seçimi olanaklarını mümkün kılmaktadır: eski endüstriyel sahalar, nüfus merkezlerine bitişik enerji parkları ve geleneksel bir nükleer tesise hiçbir zaman ev sahipliği yapamayacak konumlar.

Bu küçültülmüş EPZ, aynı zamanda Xe-100'ün en önemli ekonomik avantajlarından birini doğrudan mümkün kılmaktadır: yani ısının bitişik endüstriyel tüketicilere ısı olarak iletilmesi. Yüksek sıcaklıklı proses ısısı reaktörden bitişikteki bir endüstriyel siteye doğrudan iletildiğinde — geleneksel elektriğe ve ardından ısıya dönüştürme süreci devre dışı bırakıldığında — sistemin toplam enerji ürünü çarpıcı biçimde artar. AB finansmanıyla yürütülen ARKHER araştırma programı kapsamında yapılan değerlendirmelere göre, KİÜ modunda yüksek sıcaklıklı gaz soğutmalı reaktörler yaklaşık %90 toplam enerji verimine ulaşabilmektedir. Bu oran, geleneksel nükleer santrallerin %33–37 elektrik verimiyle ve fosil yakıtlı KİÜ sistemlerinin tipik %60–80 verimiyle kıyaslandığında son derece dikkat çekicidir. Bir IV. Nesil reaktörün endüstriyel tüketicinin hemen yanı başına konumlandırılabilmesi — bu da tam olarak büyük yarıçaplı EPZ'nin ortadan kalkmasıyla mümkün olmaktadır — bu verimlilik primini gerçeğe dönüştürmenin ön koşuludur.

Karşılaştırmalı Genel Bakış: Xe-100, Natrium ve Geleneksel Tasarımlar

Aşağıdaki tablo, Xe-100, SFR'lar ile geleneksel LWR tabanlı SMR'lar ve büyük nükleer güç santralleri arasındaki temel teknik ve operasyonel farklılıkları özetlemektedir. Bu farklar, artımlı değil kategorik bir nitelik taşımaktadır: bu reaktörlerin ne yapabileceğini, nereye inşa edilebileceğini ve anormal koşullar altında nasıl tepki vereceğini belirleyen köklü bir ayrımdır.

Özellik Xe-100 (HTGR) Natrium (SFR) Hafif Su Reaktörleri (SMR / Büyük NGS)
Reaktör Nesli IV IV II / III / III+
Soğutucu Helyum (inert, kimyasal olarak reaktif değil) Sıvı sodyum (havuz tipi) Hafif su (basınçlı veya kaynayan)
Çalışma Basıncı ~70 bar (düşük) Atmosfer basıncına yakın ~155 bar (PWR) / ~75 bar (BWR)
Elektrik Üretim Verimi ~%40 (helyum soğutmalı; dolaylı buhar Rankine çevrimi) ~%40–42 ~%30–37 (hava soğutmalı SMR’larda düşük)
Net Elektrik Çıkışı 80 MWe/modül; 320 MWe dörtlü pakete ölçeklenebilir 345 MWe + ~155 MWe’ye kadar depolama dağıtımı 50–1.600 MWe (tasarıma göre değişir)
Su Soğutması Gerekli mi? Hayır — pasif radyasyon / konveksiyon Hayır — sıvı sodyum havuzu GW ölçeğinde evet, LWR SMR’lar: azaltılmış, hava soğutması opsiyonel
Erime Riski Fiziksel olarak imkânsız: TRISO yakıt Son derece düşük: havuz tipi, atmosfer basıncına yakın Çok katmanlı mühendislik güvenlik sistemleriyle yönetilir
Pasif Güvenlik Evet — operatör müdahalesi gerekmez Evet — negatif sıcaklık katsayısı; öz-düzenleyici Evet — NuScale VOYGR; Kısmi — BWRX-300 (<7 gün); Diğerleri: kısmi, dizayna bağlı
EPZ (Acil Planlama Bölgesi) Saha sınırı (~400 m yarıçap); saha dışı acil durum planlaması gerekmez Saha sınırı bekleniyor; NRC boyutlandırması beklemede LWR SMR’lar: saha sınırı santral sınırında olabilecek. Büyük LWR: ~16 km (10-mil) parçacık yayılma EPZ; ~80 km (50-mil) yayılma EPZ
Fuel Type TRISO HALEU çakıl taşları (~%15,5 U-235 zenginleşmesi) HALEU metalik yakıt (U-235 <%20) Geleneksel LEU oksit pelletleri (~%3–5 U-235)
LWR’a Kıyasla Yanma ~2× daha yüksek; kapatma olmaksızın sürekli çevrimiçi yeniden yakıt yükleme ~3× daha yüksek; GWe başına ~4× daha az kullanılmış yakıt üretimi Referans noktası
Kullanılmış Yakıt Yönetimi Çakıl taşlı doğrudan kuru kutulara — aktif soğutma havuzu gerekmez Saha havuzu; LWR’ye kıyasla önemli ölçüde azaltılmış hacim Kullanılmış yakıt havuzunda yıllarca aktif su soğutması gerektirir
Yeniden İşlenmiş LWR Yakıtını Yakabilir mi? Sınırlı (termal spektrum, transüranikler için optimize edilmemiş) Evet — hızlı spektrum plütonyum ve transüranikleri fisyonlar Hayır
Toryum Yakıtı Uyumlu mu? Prensipte mümkün; araştırma aşamasında Evet — boşluk reaktivitesini iyileştirir; U-233 üretimine destek sağlar Sınırlı / deneysel
Tıbbi İzotop Üretimi Kısıtlı Yüksek — Ac-225, Lu-177 ölçekte; hızlı nötron akısı optimize edilmiş Kısıtlı
Endüstriyel Proses Isısı Evet — 565°C’ye kadar; H₂ üretimi, rafineri, kimyasallar Orta — daha düşük birincil çıkış sıcaklığı Düşük (<320°C; sınırlı sınai kullanım)
KİÜ Toplam Enerji Verimi Kojenerasyon modunda ~%90 (ısı + güç birleşik) Yüksek sıcaklıklı KİÜ için optimize edilmemiş ~%30–37 (yalnızca elektrik); KİÜ düşük çıkış sıcaklığıyla sınırlı
Şebeke Esnekliği Baz yük + hızlı yük takibi (12 dakikada %40→%100) Erimiş tuz termal depolamasıyla 150–500 MWe dağıtımı Öncelikli olarak baz yük; sınırlı yük takibi
Saha Kısıtlamaları İç bölge endüstriyel / uzak / veri merkezi kampüsleri İç bölge — eski kömür/endüstriyel sahalar ideal GW için kıyı / nehir kenarı; büyük EPZ, LWR SMR’lar: eski kömür santralleri hedefleniyor
İnşaat Yöntemi Modüler — tüm bileşenler kara/demir yolu ile taşınabilir Modüler — fabrikada üretilmiş Büyük ölçekli yerinde inşaat; çok yıllı yapım
Ticari Durum (Q2 2026) NRC KPA sunuldu; Amazon / Energy Northwest satış anlaşması imzalandı; Nisan 2026’da NASDAQ halka arzı NRC inşaat izni Mart 2026’da verildi; Kemmerer Unit 1 inşaat halinde Küresel olarak çok sayıda birim işletmede; Nesil III+ inşaat halinde

Tablo 1. Karşılaştırmalı teknik ve operasyonel profiller — Xe-100, Natrium ve geleneksel LWR tasarımları. Kaynaklar: U.S. DOE; X-energy NRC Licensing Topical Report; TerraPower Natrium FAQ; National Academies of Sciences, Engineering, and Medicine (2023); NRC EPZ düzenlemeleri; X-energy Emergency Planning White Paper.

Yakıt Esnekliği: Yeniden İşlenmiş LWR Atığından Toryuma

IV. Nesil hızlı spektrum reaktörlerin en belirleyici — ve en az bilinen — avantajlarından biri, mevcut küresel LWR filosunun ürettiği kullanılmış yakıtı tüketme kapasitesidir. LWR kullanılmış yakıtının radyolojik açıdan en kalıcı bileşenini oluşturan transüranik elementler (plütonyum, amerisyum, küryum, neptünyum), hızlı nötron spektrumunda fisil yakıttır. SFR'lar bu izotopları yalnızca depolamak yerine fisyonlayabilmekte, böylece uzun vadeli bir yükümlülüğü enerji kaynağına dönüştürmekte ve derin jeolojik depoların gereken ömrünü ve kapasitesini önemli ölçüde azaltabilmektedir. ABD Ulusal Bilim, Mühendislik ve Tıp Akademileri, SFR çekirdek tasarımının, eşdeğer 1,0 GWe'lik bir LWR santraline kıyasla üç kat daha yüksek deşarj yakıt yanmasını ve dört kat daha düşük kullanılmış yakıt envanterini ortaya koyduğunu bildirmiştir.

Her iki reaktör türü de aynı zamanda toryum tabanlı yakıt çevrimi için bir yol sunmaktadır. Yer kabuğunda uranyumdan yaklaşık üç ila dört kat daha bol bulunan toryum, tek başına fisyonu sürdüremez; ancak nötron ışınlaması altında son derece etkili bir fisil malzeme olan uranyum-233'e dönüşür. Araştırmalar, toryumun sodyum hızlı reaktör tasarımlarında boşluk reaktivite katsayılarını iyileştirdiğini ve Th-232'den U-233'e çevrimlerinin uzun vadeli yakıt güvenliği ve atık azaltımı avantajları sunduğunu doğrulamaktadır. Ticari ölçekte toryum yakıtı üretim altyapısı henüz mevcut olmasa da, IV. Nesil reaktör platformları bu potansiyeli hayata geçirecek doğru nötron ortamını sağlamaktadır; bu seçenek LWR filosunun erişemeyeceği bir imkândır.

Tıbbi İzotop Üretimi: Yüksek Değerli Bir Yan Ürün

Küresel tıbbi izotop pazarı 2024 yılında yaklaşık 4,2 milyar ABD doları değerinde olup yıllık bileşik %7,3 büyüme oranıyla 2034 yılına kadar 8,4 milyar dolara ulaşması öngörülmektedir. Bu pazar, talep eksikliğinden değil, uygun üretim altyapısının yokluğundan kaynaklanan kronik bir arz kısıtıyla karşı karşıyadır. Temel sorun reaktör fiziğinde yatmaktadır: geleneksel LWR'lar, modern onkolojide kullanılan en yüksek değerli radyoizotopların çoğunu üretmek için uygun olmayan bir termal nötron spektrumu üretir. SFR'ların hızlı nötron akısı, yalnızca farklı bir araç değil, belirli ve son derece değerli bir izotop sınıfı için ticari ölçekte tek pratik çözümdür.

Mart 2026'da TerraPower Isotopes, Philadelphia'da Ac-225 (aktinyum-225) üretimine yönelik 450 milyon dolar değerinde, 23.000 metrekarelik özel bir tesis geliştirdiğini açıkladı; Ac-225, lösemi, melanom ve tahminen 50 tür kanserde hedefli alfa terapisinde klinik etkinliği kanıtlanmış alfa yayan bir izotoptur. Dünya'nın birincil tedarikçisi konumundaki ORNL'de Soğuk Savaş dönemi stoklarından elde edilen mevcut küresel Ac-225 üretimi yılda yaklaşık 1 Ci seviyesindedir; toplam küresel çıktının ise klinik deneme talebinin çok altında olan 3 Ci'ın altında kaldığı tahmin edilmektedir. Piyasa analizleri, özel üretim altyapısının hayata geçirilmesiyle birlikte Ac-225 pazarının, 2024'teki yaklaşık 75 milyon dolardan 2033 yılına kadar 250 milyon dolar veya daha fazlasına yükseleceğini öngörmektedir. Küresel ölçekte 50'den fazla aktif klinik araştırmanın Ac-225'e bağımlı olmasıyla birlikte Financial Times, Temmuz 2024'te ilaç şirketlerinin bu malzemenin yeterli arzını güvence altına almak için "her fiyatı ödemeye" hazır olduğunu aktardı. Hızlı reaktörler, radyum-226 hedef hammaddesini ışınlayarak termal reaktörlere kıyasla önemli ölçüde daha yüksek verimle Ac-225 üretmektedir. TerraPower'ın açıklanan planı, Natrium tabanlı programıyla Ac-225 üretimini yirmi katına çıkarmaktır.

İzotop ortak üretim modelinin ekonomisi çarpıcıdır. Hızlı reaktörde ışınlanarak Ac-225'e dönüştürülen bir gram radyum-226, daha ileri radyofarmasötik işlemenin ardından yaklaşık 1.000 kanser hastasını tedavi edecek yeterlilikte malzeme üretebilir; bu, başlangıç hammaddesinin gram başına yaklaşık 10 milyon dolarlık bir tedavi değerine karşılık gelmektedir. Neptünyum-237 hedeflerinin hızlı nötron akısında ışınlanmasıyla üretilen plütonyum-238, NASA'nın Jüpiter ötesindeki derin uzay görevlerini sürdürebilen tek güç kaynağıdır. ABD Gezegen Bilimleri İdaresi, Pu-238 programı için yılda yaklaşık 150 milyon dolar harcamakta olup yıllık 1,5 kg üretimi hedeflemektedir. Kanser brakiterapisinde, reaktör başlatmada ve endüstriyel nötron radyografisinde kullanılan bir nötron kaynağı olan Kaliforniyum-252, gram başına yaklaşık 27 milyon dolar fiyatıyla insan endüstrisinin ürettiği en değerli maddeler arasında yer almaktadır. Aşağıdaki Tablo 2, SFR'ların geleneksel LWR'lara karşı belirleyici üretim avantajına sahip olduğu başlıca izotoplar için gösterge niteliğindeki yıllık üretim tahminlerini ve piyasa değerlerini sunmaktadır.

Izotop Birincil Tıbbi / Endüstriyel Uygulama Natrium Hızlı Reaktör Üretim Avantajı Tahmini Yıllık Üretim (tek Natrium) Piyasa Fiyatı Tahmini Yıllık Değer
Ac-225 Aktinyum-225 Hedefli alfa terapisi — lösemi, melanom, prostat kanseri; ~50 kanser türü klinik denemelerde Hızlı akı, Ra-226 hedeflerini termal reaktörlerde ulaşılabilir verimin ~10–20 katında ışınlar; rakip nötron absorpsiyonu kayıpları yok Özel Ra-226 hedef kampanyasından 10–50 Ki/yıl ~1 M$/Ki (gram Ra-226 hammaddesi başına ~10 M$ tedavi değerine dayanarak) ~10–50 M$/yıl+ (arz kısıtlı; klinik talep mevcut küresel arzı önemli ölçüde aşıyor)
Lu-177 Lutesyum-177 Prostat kanseri (PSMA), nöroendokrin tümörler (NET); FDA onaylı Pluvicto ve Lutathera Yüksek akılı hızlı reaktör, yüksek özgül aktiviteli üretimi mümkün kılar; çoğu termal araştırma reaktöründen daha fazla haftalık çıktı ~700–2.000 Ki/yıl ~35.000$/7,4 GBq flakon (~175.000$/Ki); küresel pazar 2,1 Mrd$ (2024) ~120–350 M$/yıl
Pu-238 Plütonyum-238 NASA’nın derin uzay görevleri için RTG’ler (radyoizotop termoelektrik jeneratörler); Jüpiter ötesinde tek güç kaynağı Np-237 hedeflerinin hızlı akıda ışınlanması son derece verimli; hızlı reaktörler Np-237’yi doğal fisyon yan ürünü olarak da biriktirir Np-237 hedef ışınlamasından ~2–5 kg/yıl (ORNL HFIR hedefi: 1,5 kg/yıl) ~100.000$/g (ABD program maliyet tabanı; NASA ~1,5 kg/yıl için ~150 M$/yıl öder) ~200–500 M$/yıl
Kf-252 Kaliforniyum-252 Kanser brakiterapisi için nötron kaynağı, reaktör başlatma, patlayıcı tespiti, petrol sondaj kaydı Aktinit zinciri boyunca ardışık nötron yakalamalarını gerektirir; sodyumun yoğun hızlı nötron akısı, Pu/Am/Cm dönüşümünü verimli bir şekilde gerçekleştirir ~50–100 mg/yıl (ORNL HFIR: ~25 mg/yıl) ~27 M$/g ~1,35–2,7 M$/yıl
Am-241 Amerisyum-241 ESA’nın uzay görevleri için alternatif RTG yakıtı; nötron kaynağı öncüsü; araştırma uygulamaları Hızlı reaktörde Pu-241 bozunma ürünü olarak doğal şekilde birikir; izotop ayrımı ötesinde sıfır marjinal üretim maliyeti ~200–500 g/yıl (hızlı reaktör operasyonunun özünde yan ürün) ~1.500$/g (araştırma sınıfı); ESA programı değerlemesi önemli ölçüde daha yüksek ~300 K–750 K$/yıl araştırma sınıfı fiyatıyla; ESA RTG programı için stratejik değer çok daha yüksek
Np-237 Neptünyum-237 Pu-238 üretimi için birincil hammadde; nükleer fizik araştırmaları Hızlı reaktör yakıtında biriken küçük fisyon yan ürünü; yeniden işleme sırasında değerli bir hammadde olarak çıkarılabilir ~1–3 kg/yıl (özünde yan ürün) ~660$/g (DOE referans katalog fiyatı) Pu-238 hammaddesi olarak ~660 K–2 M$/yıl

Tablo 2. Gösterge niteliğinde yıllık izotop üretimi — tekil Natrium sodyum hızlı reaktörü (840 MWt ısıl). Üretim miktarları, yayımlanmış ORNL/DOE izotop üretim verilerine ve Natrium parametrelerine göre ölçeklendirilmiş benzer yüksek akılı reaktör verilerine dayanan muhafazakâr tahminlerdir. Gerçek üretim miktarı, ışınlama programı tasarımına ve hedef yapılandırmasına bağlıdır. Yıllık değerler, mevcut piyasa fiyatlarını yansıtmakta olup, radyofarmasötik işleme veya dağıtım marjlarını içermemektedir. Not: Lu-177 termal reaktörlerde de üretilebilir; SFR'nin temel avantajı, daha yüksek haftalık üretime olanak tanıyan daha yüksek özgül akıdır. Listelenen tüm izotoplar, ya hızlı reaktör üretiminde belirleyici bir avantaja sahip olanları ya da geleneksel LWR yakıt çevrimlerinden geri kazanılamayan ve doğal yollarla biriken yan ürünleri temsil etmektedir.

Bir araya getirildiğinde, Tablo 2'deki izotoplar, tek bir Natrium biriminden yılda 330 milyon ila 900 milyon doların üzerinde potansiyel ortak ürün geliri akışı anlamına gelmektedir — bu rakamlar reaktörün birincil 345 MWe elektrik çıktısı ve erimiş tuz depolama kapasitesinin değeri hesaba katılmadan ortaya çıkması olası miktarlardır. Muhafazakâr tahminlerde bile, yalnızca izotop ekonomisi bu reaktörlerin finansman hesaplamasını köklü biçimde değiştirebilir; temiz elektrik üretiminin etkin maliyetini düşürebilir ve sivil nükleer enerjinin tarihinde benzeri görülmemiş zorlayıcı bir çift gelir yatırım tezini ortaya koyabilir.

Şebeke Entegrasyonu ve Endüstriyel Karbonsuzlaştırma

Geleneksel nükleer güç santralleri, baz yük varlıkları olarak tasarlanmıştır: şebeke talebinden bağımsız olarak neredeyse sabit bir hızda elektrik üretirler. Yirminci yüzyılın büyük bölümünde bu bir kazanım sayılıyordu; öngörülebilir, kesintisiz üretim tam olarak şebeke operatörlerinin ihtiyaç duyduğu şeydi. Ancak değişken yenilenebilir enerji üretiminin yüksek ve artan oranlarda yer aldığı elektrik sistemlerinde bu özellik, ticari bir gerilim kaynağına dönüşmüştür. Baz yük nükleer enerji, yenilenebilir üretimin zirveye ulaştığı dönemlerde sıfır marjinal maliyetli rüzgâr ve güneşle rekabet etmek zorunda kalmakta; bu da kısıtlamaya ya da düşük gelire yol açmaktadır. Geleneksel LWR'lar hızlı yük takibi yapamamakta, yüksek sermaye yoğunlukları ise çıktı azaltımını ekonomik açıdan zararlı kılmaktadır. Nükleer enerji işletme profiliyle giderek daha fazla yenilenebilir enerjiden oluşan bir şebeke arasındaki bu uyumsuzluk, enerji dönüşümünün merkezindeki zorluklardan birini oluşturmaktadır; hem SFR'lar hem de Xe-100 bu sorunu tamamen farklı tasarım yaklaşımlarıyla doğrudan çözmektedir.

Natrium SFR, şebeke entegrasyonu sorununu TerraPower'ın mimarisine özgü entegre erimiş tuz termal enerji depolama sistemi aracılığıyla çözmektedir; bu sistem, santralin elektrik çıktısını reaktörün termal çıktısından ayırır. Reaktör, sabit 345 MWe'de çalışırken, erimiş tuz rezervuarını şarj veya deşarj ederek santral, gerçek zamanlı şebeke koşullarına yanıt olarak elektrik çıktısını yaklaşık 150 MWe ile 500 MWe arasında esnetebilir. Bu durum, aksi takdirde baz yük nükleer tesisi olacak yapıyı dağıtılabilir bir varlığa dönüştürür: düşük talep dönemlerinde fazla rüzgâr ve güneşi emer, bu enerjiyi ısıl olarak depolar ve yoğun talep dönemlerinde yüksek güçlü elektrik çıktı olarak serbest bırakır; bu sayede nükleer ısıyla beslenen şebeke ölçeğinde bir pil gibi işlev görür. Tek bir entegre sistemde kesintisiz, karbon içermeyen baz yük kapasitesi ile dağıtılabilir depolamayı bir arada sunan başka bir nükleer teknoloji bulunmamaktadır.

Xe-100'ün şebeke entegrasyonu ve endüstriyel karbonsuzlaştırmaya katkısı, tamamen farklı bir eksende işlemektedir. Xe-100, elektriksel esneklik sunmak yerine enerjiyi doğrudan ısı olarak iletir. Yüksek sıcaklıklı proses ısısını, geleneksel yalnızca elektrik üretimli nükleer santrallerin genel verimini %33–37'ye indirgeyen çifte enerji dönüşümü firesi olmaksızın 565°K'ye kadar, bitişiğinde konumlanmış endüstriyel tüketicilere doğrudan ulaştırır. Uygulamalar arasında yüksek sıcaklıklı elektroliz veya buhar metan reformasyonu yoluyla hidrojen üretimi, petrol rafineleme, petrokimya sentezi ve bölgesel ısıtma yer almaktadır; bu sektörler topluca küresel CO₂ emisyonlarının yaklaşık %20'sinden sorumludur ve burada yenilenebilir elektrifikasyon çoğunlukla teknik veya ekonomik açıdan elverişsizdir. Proses ısısı, küresel endüstriyel enerji talebinin büyük bölümünü oluşturmakta olup önemli bir kısmı Xe-100'ün ~565°C çıkış değeri veya altında karşılanabilmektedir; bu alan, sürekli ve yüksek sıcaklıklı arz için çok az sayıda düşük karbonlu teknolojinin rekabet edebildiği, büyük ölçüde çözüme muhtaç bir pazardır. Kojenerasyon modunda çalıştırıldığında, elektrik ve endüstriyel proses ısısı eş zamanlı olarak iletildiğinde — Xe-100, sürekli yüksek sıcaklıklı ısı arzı için rakip düşük karbonlu hiçbir teknolojinin karşılayamayacağı yaklaşık %90 toplam enerji kullanımına ulaşır. 3. Bölüm'de açıklanan geniş yarıçaplı Acil Durum Planlama Bölgesi (EPZ) uygulamasının kaldırılması, bu verimliliğin sağlanması için gerekli ön koşuldur: Isının doğrudan ısı formunda iletilebilmesinin pratik bir çözüm olabilmesi için Xe-100'ün endüstriyel tüketiciye fiziksel olarak bitişik konumda bulunması gerekir; bu şekilde konumlandırılabilecek bir reaktör ise yalnızca tesis sınırında bir EPZ'ye sahip olan reaktördür.

Temel Riskler ve Açık Sorular

Kapsamlı bir değerlendirme, riskleri de vaatlerle birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Sodyum hızlı reaktörleri karma bir operasyonel geçmişe sahiptir; Japonya'nın Monju'su ve Fransa'nın Superphénix'i sodyum kullanım sorunları ve düşük kullanılabilirlik oranlarıyla boğuşmuş, sodyumun kimyasal reaktivitesi ise çözülmüş bir sorundan çok bir mühendislik disiplini olma niteliğini korumaktadır. Nükleer inşaatta öncü olmanın maliyeti ve takvim aşımı bir istisna değil kuraldır; NuScale'in amiral gemisi projesinin maliyet gerekçesiyle iptal edilmesi de yakın dönemden bir uyarı niteliği taşımaktadır. HALEU yakıt tedarik zinciri olgunlaşmamış ve coğrafi açıdan yoğunlaşmış durumdadır; TRISO üretimi ticari düzeyde henüz kanıtlanmamıştır; sınırlanmış acil durum planlama bölgelerine olanak tanıyan düzenleyici çerçeveler, giderek daha fazla yerleşiklik kazansa da hâlâ genç sayılabilir. Burada öne sürülen argüman, bu neslin fiziği ve sipariş defterinin gidişatı değiştirdiği yönündedir ancak uygulama riski gerçektir ve buna göre fiyatlandırılmalıdır.

Sonuç

IV. Nesil SMR'ları savunan teknik ve ticari argüman kademli iyileştirmeler üzerine değil yepyeni bir teknoloji olmasındandır. Bu reaktörler, sivil nükleer enerjinin tarihinde benzeri görülmemiş bir dizi özellikle tanımlanmaktadır:

  • Soğutucu kaybı sonucu erime olmaz — güvenlik, yedekli düşünülmüş mühendislik değil, fizik kurallarına dayanır.
  • Güvenlikle ilgili soğutma için hiç su gerektirmezler — konumlandırılabilecekleri sahayı, su soğutmalı SMR'ların bile ulaşamadığı kurak ve su kıt bölgelere, eski kömür santrallerine ve şehre bitişik enerji parklarına genişletir.
  • EPZ'leri on kilometre değil, yüzlerce metre ölçeğindedir — doğrudan endüstriyel ortak konumlandırmayı ve ısının bitişik tüketicilere %90'a yaklaşan sistem düzeyinde verimlilikte iletilmesini mümkün kılar.
  • Eşdeğer bir LWR'a kıyasla yakıt kilogramı başına üç kat daha fazla enerji üretir ve çok daha az miktarda kullanılmış yakıt çıkarır.
  • Mevcut küresel nükleer filosunun transüranik atıklarını tüketebilir — uzun vadeli bir yükümlülüğü yakıt kaynağına dönüştürür.
  • Toryumu yakıt olarak kullanma kapısını açar — uranyumdan yaklaşık üç ila dört kat daha bol olan toryum, nötron ışınlamasıyla uranyum-233'e dönüştürülerek küresel nükleer fisyon yakıt arzını binyıllar uzatabilecek ve yalnızca IV. Nesil hızlı nötron ortamıyla mümkün olan bir yol sunar.
  • Yüksek değerli ticari yan ürün olarak aktinyum-225 ve lutesyum-177 gibi hayat kurtaran tıbbi izotoplar üretir.
  • SFR'lar, entegre erimiş tuz termal depolaması aracılığıyla 150 MWe ile 500 MWe arasında esneyerek yenilenebilir ağırlıklı şebekelerde dağıtılabilir depolama varlıkları olarak işlev görür.

Bu argüman, büyük ya da küçük su soğutmalı reaktörlere karşı bir tutum değildir; pek çok şebeke için bunlar yakın vadede doğru tercih olmaya devam etmektedir. Burada öne sürülen husus, IV. Nesil tasarımlarının hiçbir su soğutmalı santralin ulaşamayacağı uygulamalara sahip olduğudur. Mart 2026 düzenleyici dönüm noktası, NRC'nin hafif su dışı ticari bir reaktör için inşaat izni vermesi ve Kemmerer, Wyoming'de inşaatın başlaması, bunun artık varsayımsal bir teknoloji olmadığını doğrulamaktadır. X-energy'nin Nisan 2026'daki NASDAQ halka arzı, kayıtlardaki en büyük nükleer halka arzı olarak 1 milyar doların üzerinde fon toplayarak sermaye piyasalarının aynı sonuca ulaştığını teyit etmektedir. Kanun koyucular, altyapı yatırımcıları ve endüstriyel enerji kullanıcıları için artık en önemli kriter, bu dönüşümün gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini değil, ileride kendileri için yaratacağı değeri hesaplamak üzerine olacaktır.

---

Açıklama: Yazar, bu sektörde faaliyet gösteren bir enerji danışmanlık firması olan Energytools LLC'nin Kıdemli Ortağıdır. Bu makaledeki sayısal verilerin bir kısmı, reaktör geliştiricilerinin yayımlanmış materyallerinden ve yazarın kendi tahminlerinden alınmış olup bağımsız denetimden geçirilmiş kesin veriler olarak değil, gösterge niteliğinde değerlendirilerek okunmalıdır.

ESG Çeyreklik Bülten · 03 · Reaktör Stratejisi

Türkiye Hangi Tür Nükleer Reaktörlere Yatırım Yapmalıdır? IV. Nesil SMR’ları İçeren Çeşitlendirilmiş Bir Portföy için Gerekçe

Yavuz Arık (Kıdemli Ortak, Energytools LLC)

Türkiye'nin enerji stratejisi, hem iç politika hem de dış ekonomik baskıların etkisiyle yeni bir evreye girmektedir. 9 Temmuz 2025 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye İklim Kanunu (Kanun No. 7552), 2053 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşmayı taahhüt etmekte ve 2026–2027 yılları için pilot aşaması öngörülen ulusal bir Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) kurmaktadır. Bu durum, Türkiye'nin kendi ekonomisi içinde karbona fiilen bir bedel yüklemektedir.

Aynı zamanda Avrupa Birliği'nin Sınırda Karbon Düzenlemesi (SKDM), dışarıdan benzer bir baskı uygulamaktadır. 7 Nisan 2026'da SKDM, bir ton CO₂ başına 75,36 Euro’luk ilk resmi sertifika fiyatını belirledi. SKDM, AB'ye ithal edilen mallara gömülü karbon için doğrudan bir maliyet getirmektedir. Çimento, demir, çelik ve alüminyum ihracatı, özellikle risk altında olan Türkiye açısından, bu durum, biri iç, biri dış olmak üzere ikili bir karbon fiyatlandırma ortamı yaratmaktadır.

Bu güçler bir arada, enerji ve endüstriyel üretimin ekonomisini köklü biçimde yeniden şekillendirmektedir. Karbon yoğun enerji giderek daha maliyetli hâle gelirken, hem elektrik üretiminde hem de yüksek sıcaklıklı endüstriyel ısıda düşük karbonlu, güvenilir enerji kaynakları stratejik önem kazanmaktadır.

Bu bağlamda, soru artık Türkiye'nin nükleer kapasitesini genişletip genişletmeyeceği değil, en düşük maliyetli ve en az riskli kesintisiz temiz enerjiyi hangi reaktör teknolojilerinin sunabileceğidir. Bu makale, Türkiye’nin 2035 yılına kadar 7,2 GW ve 2050 yılına kadar 20 GW’ın üzerindeki nükleer kapasite hedefleri ve karbon fiyatlandırmasına maruz kalan endüstriyel tabanı göz önünde bulundurulduğunda, optimal yolun çeşitlendirilmiş bir portföy olduğunu savunmaktadır: yakın vadede büyük basınçlı su reaktörleri (PWR) ve su soğutmalı küçük modüler reaktörler (SMR); 2035–2050 dönemi için stratejik öncelik olarak IV. Nesil SMR'lar.

Neden Standartlaştırma Değil, Çeşitlendirme?

KEPCO tarafından üretilen Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Barakah NGS, orijinal takvimin birkaç yıl gerisine kalınmış olsa da, dört APR1400 reaktörünü yurt dışında genel olarak bütçe dahilinde teslim etti. Standartlaştırma, iş gücü, tedarik zinciri ve düzenleyici öğrenme eğrilerini yakaladı ve şu anda 5,6 GW üretiyor. Türkiye’nin 2035 yılına kadar 7,2 GW ve 2050 yılına kadar 20 GW nükleer kapasiteye ulaşma yönündeki açıklanan hedefi, Barakah projesinin ölçeğinin kabaca dört katı büyüklüğünde olup; tek bir tedarikçiye bağımlılığın beraberinde getirdiği finansman, jeopolitik ve tedarik zinciri riskleri artık çok iyi anlaşılmış durumdadır. Akkuyu NGS, 2010 yılında Yap-Sahip Ol-İşlet (Build Own Operate - BOO) modeli kapsamında başlatılmış (4 × VVER-1200, 4,8 GW), ancak santral tamamen Rosatom mülkiyetinde kalmış ve Siemens’in gaz yalıtımlı şalt ekipmanını temin etmemesi nedeniyle gecikmeye uğramıştır. Sinop’taki (4,8 GW, olası ABD/Westinghouse katılımıyla öncülüğünü KEPCO’nun yaptığı APR1400) ve Trakya’daki (5,6 GW, Çin’in SPIK’inin KAP1400 reaktörleri teklifiyle) ortaya çıkan hibrit ortak girişim modeli durumu kabul görmektedir. Üzerine eklenen, TÜNAŞ'ın kamu sermayesini yönlendiren uzman kuruluş olarak yer aldığı resmi 5 GW SMR zorunluluğu, aynı mantığı dağıtık endüstriyel sahalara taşımaktadır.

Doğru Sıralama: Şimdi LWR’lar, 2030’larda Su-SMR’lar, 2040’ta IV. Nesil

Sıralama önemlidir. 2035 yılına kadar ana kuvvet, kanıtlanmış Nesil III+ basınçlı su teknolojisi olmalıdır; Akkuyu, Sinop ve Trakya yaklaşık 15 GWe üretebilir. 2030’ların başından itibaren su soğutmalı SMR’lar konuşlandırılabilir hâle gelecektir: GE Vernova-Hitachi’nin BWRX-300’ü, Nisan 2025’te Kanada Nükleer Güvenlik Komisyonu’ndan inşaat lisansı almış ve Ontario Power Generation’ın Darlington sahasında temel atılmış olup ilk ticari işletim 2030 sonu hedeflenmektedir. 2030'ların ortalarından itibaren, IV. Nesil SMR'ler marjinal kapasite artışı kaynağı haline gelebilir. TerraPower’ın Natrium sodyum soğutmalı hızlı reaktörü (SFR), 2030-2031 yıllarında faaliyete geçmesi hedeflenerek 23 Nisan 2026’da Wyoming, Kemmerer’de nükleer inşaat aşamasına başladı; bu, 40 yılı aşkın bir süredir hafif su reaktörü teknolojisine dayanmayan ticari bir reaktör için verilen ilk nükleer inşaat ruhsatı olma özelliğini taşıyor. X-energy’nin Xe-100 yüksek sıcaklıklı gaz soğutmalı reaktörü (HTGR), ABD’nin ilk endüstriyel nükleer konuşlandırması olan Dow’un Seadrift, Texas’taki Long Mott Üretim İstasyonu için NRC incelemesinde olup 2030’ların başında işletim planlanmaktadır.

IV. Nesil SMR’lardaki Türünün İlk Örneği (First of a Kind - FOAK) primleri kayda değer. Büyük olasılıkla, Barakah’nın eşdeğer birim maliyeti olan ~5.700 $/kW’ın üç katı; mesela BWRX-300’ün Darlington’daki tek 300 MWe birimi için 7,7 milyar KAD (5,6 milyar USD) olan FOAK tahmini (18.500 $/kW) ve 2015’teki 10.000 $/kW’dan 2023’te 21.500 $/kW’a yükselerek maliyet artışından dolayı iptal edilen NuScale’in UAMPS projesine benzer. NOAK ekonomisi, bu uzun vadeli tezin temelini oluşturmaktadır. Birim başına kW maliyetlerinin önemli ölçüde düşeceği öngörülmekte olup bu durum, büyük teknoloji şirketlerle varılan anlaşmaların artık oluşturmakta olduğu sipariş defterlerine bağlıdır. Meta ile TerraPower arasında sekize kadar santral için, Amazon ile X-energy arasında 5 GW için anlaşmalar yapılmıştır.

Bu sıralama, Türkiye'nin saha seçimi gerçekliğiyle de örtüşmektedir. Akkuyu, Sinop ve Trakya (İğneada), sismik ve hidrolojik açıdan uygun büyük reaktör sahalarını fiilen tüketmektedir. SMR'lar çok daha az soğutma suyu gerektirir; Xe-100 gibi yüksek sıcaklıklı gaz soğutmalı tasarımlar soğutma için hiç su gerektirmez ve bu sayede PWR'ların hizmet sağlayamayacağı Aliağa, İskenderun, Mersin, Konya ve Kayseri gibi iç bölge endüstriyel koridorlarına hizmet verebilir. ABD NRC’nin Aralık 2023 tarihli performansa bağlı acil durumlara hazır olma kuralı kapsamında, SMR'lar ve ileri reaktörler için Acil Durum Planlama Bölgesi (EPZ) santral sahası ile sınırlandırılabilecek. Bu karar, SMR'ların endüstriyel tüketim talep merkezleriyle aynı sahada yer alması, ısı iletim kayıplarının ortadan kalkması ve IV. Nesil teknolojisinin ekonomik verimliliğinin önemli ölçüde artması mümkün olacak.

IV. Nesil SMR’lar için Isı Argümanı

IV. Nesil için stratejik gerekçe öncelikle su soğutmalı tasarımların rekabetçi kalmaya devam ettiği elektrik üzerine değil, endüstriyel ısı çıktısı üzerine kuruludur. Bir PWR, termal çıktısının yaklaşık %33'ünü elektriğe dönüştürür; bu elektrik daha sonra endüstriyel ısıtma süreçlerinde kullanıldığında, iletim ve elektrikli ısıtıcı kayıpları sonrasında etkin birincil enerji verimi yaklaşık %28'e düşer. Buna karşın IV. Nesil yüksek sıcaklıklı reaktörler, 565–750°C sıcaklıkta proses ısısını %85–95 ısı değiştirici verimiyle doğrudan iletecektir. Birincil enerji kullanımındaki üç kat avantaj, SMR tartışmasında en az takdir edilen ekonomik argümandır.

IV. Nesil reaktör çıkış sıcaklıklarının en yüksek endüstriyel proses gereksinimlerinin altında kaldığı durumlarda bile hibrit mimariler bu farkı kapatır. TerraPower'ın Natrium tasarımı, reaktör ısısını özel bir nitrat tuzunda 565°C'de depolayarak reaktör çıktısını şebeke talebinden ayırır; elektriksel veya kimyasal olarak çelik ısıtmada gereken 1.000–1.200°C aralığına terfi edilebilir ya da geleneksel elektrolitten önemli ölçüde daha yüksek verimle hidrojen üretimi için yüksek sıcaklıklı elektrolizör eşleştirilebilir. 1.450°C gerektiren çimento fırınlarına doğrudan hizmet vermek daha zordur; ancak fosil ısı girdisinin nükleer kökenli proses ısısıyla kısmen ikamesi, klinkerleme hattının karbon yoğunluğunu yine de önemli ölçüde azaltabilir.

IV. Nesil reaktörler artık teorik olmaktan çıkmıştır; hem HTGR hem de SFR teknolojileri çalışmaktadır. Çin’in HTR-PM reaktörü, ticari ölçekli testlerde doğası gereği pasif güvenliğiyle birlikte 2023’ün sonlarından bu yana ticari işletmededir. Rusya'nın BN-800 SFR'ı ise 2016'dan bu yana Beloyarsk'ta ticari olarak işletilmektedir. Açıkta kalan soru, bu tasarımların batıdaki tasarımların NOAK ekonomisine ulaşıp ulaşamayacağıdır.

Türkiye açısından bu durum SKDM nedeniyle kritik önem taşımaktadır. EPA referans faktörlerine göre doğal gaz yakımı, MMBtu başına yaklaşık 53 kg CO₂ salmaktadır. Mevcut AB ETS referans fiyatı olan 75,36 Euro/tCO₂ ve 2034'e kadar tam SKDM aşamalı uygulamasında, gaz yakımına getirilen zımni karbon cezası yaklaşık 4 Euro/MMBtu, yani yaklaşık 4,70 $/MMBtu tutarındadır. BOTAŞ aracılığıyla yaklaşık 13,50 $/MMBtu Kademe 1 ve 18 $/MMBtu Kademe 2 olan mevcut Türk endüstriyel gaz fiyatlandırmasının üzerine eklenen, gelişmekte olan Türk ETS tahsis maliyetleri ve 2030'a kadar 100–120 Euro/tCO₂ konusundaki uzlaşı AB ETS vadeli eğrisi ile birlikte değerlendirildiğinde, SKDM'ye maruz kalan Türk ihracatçılar için tüm kapsamlı yakıt maliyetinin 2030'ların ortasına kadar 22–26 $/MMBtu'ya ulaşması kuvvetle olasıdır. NOAK, IV. Nesil yüksek sıcaklıktaki ısı çıktısı için — hâlâ FOAK'tan (İlk Uygulama) NOAK'a geçişteki uygulama riskine tabi olmakla birlikte — MMBtu başına 7-12 ABD Doları eşdeğeri aralığındaki tedarikçi öngörüleri, tartışmasız bir şekilde rekabetçi olacaktır.

Yakıt Çevrimi ve Düzenleyici Ön Koşullar

LWR'lara yönelik geleneksel Türk tercihi, yakıt arzı güvenliği açısından doğru bir gerekçeye dayanmaktadır: düşük zenginleştirilmiş uranyum (≤%5 U-235), Urenco, Orano, Cameco, Kazatomprom ve Rosatom tarafından tedarik edilen küresel düzeyde işlem gören bir ticari üründür; bu olgun ve çeşitlendirilmiş bir piyasadır. IV. Nesil tasarımları büyük ölçüde yüksek saflıkta düşük zenginleştirilmiş uranyum (HALEU, %5–20 U-235) gerektirmekte olup bu madde şu anda yalnızca Rusya'nın Tenex'i ve Çin'in CNNK'si tarafından ticari olarak üretilmektedir. Tek Batılı HALEU üreticisi olan Centrus Energy, Ekim 2023'ten bu yana yaklaşık bir metrik ton teslim etmiş ve 2030 sonrasında yılda 12 MT HALEU üretimini hedeflemektedir. Küresel HALEU talebine ilişkin güvenilir öngörüler bulunmamakla birlikte, ABD Enerji Bakanlığı ABD'deki talebin 2035 yılına kadar yılda 50 tonu, 2050 yılına kadar ise yılda 500 tonu aşacağını öngörmektedir.

Türkiye için en gerçekçi çerçeve, bu nedenle sıralı bir yaklaşım öngörmektedir: (1) 2025–2035 LWR filosu için batılı tedarikçilerle LEU teslim anlaşmalarının güvence altına alınması; (2) ilk IV. Nesil konuşlandırmaları için HALEU tedarik ortaklıklarının kurulması; ve (3) Türkiye'nin savunma sanayisini oluşturan şablona dayalı olarak 2040 yılına kadar yerli zenginleştirme kapasitesinin geliştirilmesi. Aselsan, Roketsan ve Baykar; lisanslı üretimden ortak geliştirmeye ve yaklaşık 25 yıl içinde tamamen yerli tasarım ile ihracata evrildi; aynı süreç, sürdürülebilir devlet kararlılığıyla nükleer yakıt çevrimi hizmetleri için de uygulanabilir. İstanbul Teknik Üniversitesi'nin planlanan nükleer teknoparkı ve TENMAK, kurumsal çekirdeği oluşturmaktadır.

2018'de kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK), paralel olarak ölçeklenmek zorundadır. ABD'nin 2024 tarihli ADVANCE Yasası ve Mayıs 2025 ABD NRC'sini yeniden yapılandıran yürütme emirleri ölçülebilir bir hız artışı sağlamıştır; Natrium inşaat izninin ilk tahminlerin yaklaşık dokuz ay önünde verilmesi ve Xe-100 incelemesinin 36 aydan 18 aya indirilmesi buna örnek gösterilebilir. Benzer şekilde, NDK da ileri reaktörleri değerlendirip destekleyecek biçimde yapılandırılabilir. Hem emsal hem de IAEA Kilometre Taşları desteği mevcuttur.

Sonuç

Bu argümanlar kesinlikle risksiz değildir ve riskler açıkça ifade edilmelidir. IV. Nesil tasarımlarının bağımlı olduğu HALEU, bugün yalnızca Rusya ve Çin'den temin edilebilmektedir — tam da Türkiye'nin çeşitlendirme stratejisinin azaltmayı hedeflediği bağımlılık — dolayısıyla yukarıda belirtilen yakıt çevrimi sıralaması bir ayrıntı değil, ön koşuldur. İlk sıra maliyet ve takvim aşımları nükleer inşaatta kronik bir sorundur; Türkiye'nin Akkuyu'daki kendi deneyimi, işletmenin orijinal takvimin çok ötesine kaymasıyla birlikte 2040 IV. Nesil hedefi için uyarıcı bir emsaldir. NDK'nın ise ileri reaktör lisanslama kapasitesini büyük ölçüde sıfırdan inşa etmesi gerekecektir. Tüm bunlar stratejik mantığı sarsmamaktadır; hepsi, olanak sağlayıcı çalışmalara şimdi başlanması gerektiğine işaret etmektedir.

Türkiye, yalnızca tek bir nükleer teknolojiye yatırım yapmak için çok büyük, çok çeşitli bir endüstriyel yapıya sahip ve SKDM'ye aşırı derecede maruz bir ülkedir. Doğru portföy, 2035 yılına kadar Nesil III+ PWR'ları (Akkuyu, Sinop, Trakya), dağıtık endüstriyel sahalar için 2030'ların başında su soğutmalı SMR'ları ve endüstriyel ısıyı verimsiz elektrik-ısı dönüşümüyle değil, doğrudan karbonsuzlaştırabilecek 2030'ların sonlarından itibaren IV. Nesil ve SMR'ları bir araya getirmelidir. Nükleer sermaye maliyeti yüksek olmaya devam etmekte, IV. Nesil SMR'lardaki FOAK primi ise önemli olacaktır. Ancak Türkiye'nin talep artışı, SKDM maruziyeti ve endüstriyel ısıyı elektrik aracılığıyla karbonsuzlaştırmanın yapısal verimsizliği, çeşitlendirilmiş portföyü savunulabilir değil, optimal kılmaktadır. Ankara'da şu anda hâkim olan görüş, yalnızca kanıtlanmış su soğutmalı tasarımların yeterli olduğudur. Bu yaklaşım, yakın vade için doğrudur, ancak orta vadedeki gelişmeleri dikkate almamaktadır. IV. Nesil reaktörler ve SMR'lar, Türkiye'nin nükleer programının ikinci yarısını belirleyecektir. Bu programları mümkün kılacak altyapı kararları, yani yakıt çevrimi anlaşmaları, NDK modernizasyonu, malzeme laboratuvarları, iş gücü 2030'ların sonunda değil, şimdi alınmalıdır.

---

Açıklama: Yazar, bu sektörde faaliyet gösteren bir enerji danışmanlık firması olan Energytools LLC'nin Kıdemli Ortağıdır. Burada alıntılanan maliyet, fiyat ve kapasite rakamları, reaktör geliştiricilerinin ve tedarikçilerinin yayımlanmış materyallerine ve yazarın kendi tahminlerine dayanmakta olup bağımsız denetimden geçirilmiş kesin veriler olarak değil, gösterge niteliğinde değerlendirilerek okunmalıdır.

ESG Çeyreklik Bülten · 04 · Eksik Parça

Eksik Parça: Türkiye’nin Nükleer Hedefleri Neden Bir Sosyal Stratejiye İhtiyaç Duyuyor?

Doç. Dr. Neslihan Çevik

Giriş

Türkiye'nin nükleer hedefleri büyük ölçüde teknolojik kapasite, endüstriyel ortaklık modelleri, SKDM’ye uyum ve IV. Nesil nükleer enerji sistemlerinin ekonomisi çerçevesinde analiz edilmiştir. Bununla birlikte, tartışmada büyük ölçüde göz ardı edilen stratejik bir sorun mevcuttur: Türkiye’de nükleer genişlemenin sürdürülebilir bir toplumsal meşruiyet zemini üretip üretemeyeceği.

Bu soru kritik önemde; çünkü nükleer enerjide toplumsal kabul, ikincil bir değişken değildir. Uluslararası deneyimler, kamuoyunun kabulünün nükleer süreçleri doğrudan etkileyebildiğini göstermektedir. Almanya, on yıllarca süren nükleer karşıtı mobilizasyonun ardından Nisan 2023'te son üç reaktörünü kapattı; Avusturya, 1978 referandumundan bu yana nükleer enerjiyi reddetmektedir; Fransa’nın Flamanville nükleer güç santrali projesi ise yalnızca mühendislik sorunları nedeniyle değil, nükleer enerjiye yönelik toplumsal ve siyasi tartışmaların da etkisiyle yıllarca geciken bir projeye dönüştü.

2000-2023 yılları arasında yayımlanmış 260'tan fazla çalışmayı kapsayan güncel bibliyometrik analizler de kamuoyunun kabulü, güven ve kurumsal güvenilirlik algısının küresel ölçekte nükleer gelişimin önündeki temel engeller olmayı sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Toplumun sürece dahil edilmesinin önemi, ileri derecede merkeziyetçi siyasi yapılar için de geçerliliğini korumaktadır: Örneğin, Çin’de bile, merkezi otoritenin güçlü konumuna rağmen, nükleer karşıtı toplumsal reaksiyonlar bazı projelerin ilerleyişini sekteye uğratmıştır.

Türkiye de sosyal kabule ilişkin bu engellerden muaf olmayacaktır. Söz konusu engeller, maliyetleri artırabilir, gecikmelere yol açabilir ve nükleer projeler etrafında uzun vadeli siyasi sürtüşmeler doğurabilir. Nitekim Türkiye'nin ilk nükleer güç santrali Akkuyu, inşaatın başından itibaren yerel protestolarla karşı karşıya kalmış; Yap-İşlet modeli ise geniş çaplı kamuoyu güvenini tesis etme çabalarını daha da güçleştirmiştir.

Dolayısıyla mesele, Türkiye'de nükleer enerjiye karşı toplumsal bir direnç ortaya çıkabilir olmasıdır. Ancak Türkiye, kalıcı bir kamuoyu kabulü inşa etmek için gerekli sosyal ve siyasi varlıklara sahiptir.

Bu bağlamda, Türkiye'nin iki avantajı bulunduğunu ileri sürüyorum. Birincisi, giderek daha fazla iklim krizi, enerji dönüşümü ve sürdürülebilirlik tartışmalarıyla şekillenen genç kuşaklardır. Bu nesil açısından Küçük Modüler Reaktörler (SMR’lar), Soğuk Savaş döneminin korku sembolleri olmaktan ziyade; düşük karbonlu büyüme hedefleriyle ve enerji arz güvenliği ilişkilendirilen stratejik altyapı unsurları olarak algılanabilmektedir.

İkinci avantaj ise, yerli üretim kapasitesi, stratejik özerklik ve teknolojik bağımsızlık ekseninde güç kazanan tekno-milliyetçi eğilimdir. Özellikle güvenlik, sanayi politikası ve ulusal kapasite vurgusunun öne çıktığı siyasi kesimlerde belirginleşen bu yaklaşım, nükleer teknolojiyi yalnızca enerji üretimiyle değil, aynı zamanda ulusal güç ve stratejik kapasite inşasıyla ilişkilendirmektedir.

Ancak her iki avantaj da kendiliğinden kalıcı bir toplumsal meşruiyete dönüşmeyecektir. Örtük sempatiyi sürdürülebilir kamuoyu kabulüne çevirebilmek; güven üreten kurumları, şeffaf iletişim mekanizmalarını ve erken dönem toplum katılımını gerektirir. Tam da bu alanlar, Türkiye'nin büyük enerji projelerindeki sicilinin en fazla iyileştirilmesi gereken alanlardır.

Birinci Avantaj: Z Kuşağı ve İklim Bilinci

Z kuşağı, uluslararası araştırmalarda iklim değişikliğinden kişisel olarak en fazla etkilendiğini hisseden kuşak olarak istikrarlı biçimde öne çıkmaktadır (GlobeScan/BBMG, 2025) ve Türkiye de bu eğilimin dışında değildir. 2022 tarihli bir çalışma, Türkiye’deki gençlerin yaklaşık yüzde 95’inin iklim değişikliğini ülkenin karşı karşıya olduğu en önemli tehditlerden biri olarak tanımlamıştır.

Bu kuşaksal eğilim, Türkiye’deki enerji tartışmalarında yeterince dikkat çekilmeyen bir dinamiğe işaret etmektedir: iklim bilinci, genç kuşakların geleceğin enerji sistemlerini, SMR’lar da dahil olmak üzere, nasıl değerlendirdiğini şekillendiren temel faktörlerden biri hâline gelebilir. Daha geniş kamuoyu verileri de bu yönelimi desteklemektedir. 2024 tarihli bir KONDA araştırmasına göre Türkiye’de her on kişiden yedisi iklim değişikliği konusunda endişe duymaktadır.

Bununla birlikte, mevcut verilerin sınırları göz ardı edilmemelidir. Söz konusu bulgular SMR’lara yönelik tutumları doğrudan ölçmemektedir. Ayrıca 2012 ve 2018 yıllarında Türkiye’de yapılan çalışmalar, nükleer enerjiye yönelik olumsuz algılara ve çevre okuryazarlığı ile nükleer kabul arasında negatif bir ilişkiye işaret etmiştir. Ancak bu çalışmalar, SMR’ların kamuoyunda görünür bir kavram hâline gelmesinden, mevcut Z kuşağının siyasi olarak olgunlaşmasından ve bugünkü teknolojik-jeopolitik bağlamın oluşmasından önce gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, günümüz toplumsal eğilimlerini açıklamak açısından sınırlı bir referans niteliği taşımaktadırlar.

Güncel verilerin işaret ettiği daha makul sonuç, Z kuşağı ve iklim odaklı toplumsal kesimlerin SMR’lar açısından potansiyel olarak mobilize edilebilir bir kamuoyu desteği tabanı oluşturabileceğidir. İklim kaygısı, enerji dönüşümü tartışmaları ve dayanıklılık arayışıyla şekillenen bir kuşak için nükleer enerjiye destek, geleneksel anti-nükleer korkuların aşılmasından ziyade, SMR’ların karbonsuzlaşmaya, enerji güvenliği ve sistem dayanıklılığına nasıl katkı sağlayabileceğinin gösterilmesine bağlı olabilir.

Bu toplumsal kesim aynı zamanda diğer sosyo-demografik hedef gruplarda bulunmayan yapısal bir avantaja da sahiptir. Z kuşağı dijital olarak yetkin, küresel ölçekte bağlantılı ve kendi etkisini hissedebildiği kolektif meseleler etrafında örgütlenmeye daha yatkındır. Çevik (2022), bu öz-örgütlenme kapasitesini genç kuşaklarla etkileşim kurmanın ve onları mobilize edebilmenin en etkili yollarından biri olarak tanımlamaktadır. Nitekim GlobeScan/BBMG (2025) bulguları da bu gözlemi desteklemektedir: Z kuşağında iklim kaygısı yüksek seviyesini korurken, iklim odaklı girişimlere aktif katılımın gerilemesi, temel sorunun kaygı eksikliği değil, genç bireylerin etki yaratabildiklerine ilişkin algıları olduğunu göstermektedir. Bu nedenle SMR’lara ilişkin iklim temelli bir anlatının yalnızca farkındalık kampanyalarına dayanması yeterli olmayacaktır. Bunun yerine, genç kuşaklara katılım, sahiplenme ve kolektif etki üretebilecekleri somut alanlar sunması gerekecektir. Böyle bir çerçeve başarılı olduğu takdirde, destek zaman içinde daha organik ve ağ-temelli bir ivme kazanabilir.

İkinci Avantaj: Ulusal Gurur ve Yakıt Egemenliği

Nükleer gelişim için potansiyel toplumsal meşruiyet kaynağı yalnızca genç kuşaklarla sınırlı değildir. Türkiye’de stratejik özerklik, yerli üretim kapasitesi ve teknolojik bağımsızlık etrafında şekillenen; güvenlik odaklı ve sanayi yanlısı toplumsal kesimlerden beslenen ikinci bir hedef kitle de giderek güç kazanmaktadır.

Bu kesim, iklim kaygısından çok jeopolitik kırılganlık algısıyla hareket etmektedir. Friedman’ın bu sayıda işaret ettiği gibi bölgesel savaşlar, büyük güç rekabeti ve derinleşen küresel belirsizliğin ortaya çıkardığı dinamikler enerji arzını gerçek zamanlı olarak yeniden şekillendirirken, ulusal güç, somut kapasite göstergeleri üzerinden okunmaktadır. Bu göstergelerden bazıları: savunma sanayii, enerji bağımsızlığı, üretim kapasitesi, insansız hava araçları, çipler, roket sistemleri ve ileri teknolojik altyapı unsurlarıdır. Bu çerçevede teknoloji, yalnızca ekonomik kalkınmanın ya da modernleşmenin aracı olarak değil, doğrudan egemenlik kapasitesinin bir göstergesi olarak algılanmaktadır.

Ancak genç kuşaklarda olduğu gibi, bu eğilimin de otomatik olarak nükleer desteğe dönüşeceği varsayılmamalıdır. Akkuyu deneyimi bu açıdan öğreticidir. Ülke çapında kapsayıcı bir kamuoyu desteği üretmek bir yana, ampirik araştırmalar desteğin büyük ölçüde parti sadakatiyle ilişkili kaldığını göstermiştir: hükümete yakın seçmen grupları projeyi çoğunlukla desteklerken, diğer kesimler mesafeli kalmıştır. Bu kutuplaşmanın çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bunlardan biri, Yap-İşlet modeli kapsamında hisse çoğunluğu ve operasyonel kontrolün Rosatom'un elinde kalması — yakıt arzı ve uzun vadeli yönetimi Rus tarafında bırakarak — dış bağımlılığı reddeden bir siyasi akımla bağdaşmıyor olabilir.

SMR'lar ise yapısal olarak farklı bir fırsat sunabilir. Yerli tasarımı, çeşitlendirilmiş yakıt tedarikini, Türkiye için yeni bir tedarik zinciri konumunu ve azaltılmış dışa bağımlılığı ön plana çıkaran yerli bir program, nükleer enerjiyi bu bilişsel çerçeve içinde bütünüyle yeniden konumlandırabilir — başka türlü bir bağımlılık değil, bağımlılığın panzehiri olarak. Akkuyu deneyiminin, yabancı sahipliğinin maliyetlerini somut biçimde görünür kılmış olduğu düşünüldüğünde, bu argümanın tam da ilgili seçmen kitlesi nezdinde karşılık bulması kuvvetle muhtemeldir.

Özetle, daha geniş kapsamlı tekno-milliyetçi ruh hâli; laik milliyetçi-materyalist akımları, teknolojik ilerlemeyi medeniyetin yeniden doğuşu olarak çerçeveleyen muhafazakârları ve siyasi yelpazenin tamamından dış bağımlılık konusunda kaygı duyan vatandaşları bir araya getirebilecek potansiyele sahiptir. Bu kesişimdeki potansiyel, Türkiye'deki nükleer enerjinin mevcut çerçevelemesinin henüz ciddiye almadığı bir dinamiktir.

İki Köklü Korku

Potansiyel sosyal avantajları tespit etmek, bu avantajları başarıyla harekete geçirmekle aynı şey değildir. Türkiye'de nükleer enerjiye yönelik kamuoyu kabulünü şekillendiren iki köklü korku, yukarıda tanımlanan her iki hedef kitleyi de tehdit edebilecek nitelikte olmaya devam etmektedir: radyasyon ve sağlık korkusu ile büyük devlet destekli projelerle yerel topluluklar arasındaki tarihsel ilişkiden beslenen güvensizlik.

Nükleer algıya ilişkin araştırmalar, radyasyonun istatistiksel riskle orantısız biçimde korku uyandırdığını tutarlı olarak ortaya koymaktadır. Türkiye'de bu korku özel bir tarihsel ağırlık taşımaktadır. Çernobil'in radyoaktif serpintisi 1986 yılında Karadeniz kıyılarına ulaşmış; hasattan hemen önce, çay yetiştirilen bölgeleri kirletmiştir.

Devletin krize verdiği iletişimsel yanıt ise kamuoyu güveni açısından uzun süreli sonuçlar üretmiştir. Dönemin Sanayi Bakanı Cahit Aral’ın kamuoyunu sakinleştirmek amacıyla televizyon kameraları önünde bölge çayı tüketmesi, kaygıları azaltmaktan çok devletin riskleri küçümsediği yönündeki algıyı güçlendirmiştir. Zaman içinde bu olay, kendisine “Bekerel Cahit” lakabını kazandırmış; resmî açıklamalara yönelik güvensizliğin ve örtbas anlatılarının en güçlü sembollerinden birine dönüşmüştür.

Bölgedeki pek çok kişi sonraki kanser vakalarını hâlâ Çernobil ile ilişkilendirmektedir. Nitekim, serpintinin Karadeniz’e ulaşmasından yaklaşık yirmi yıl sonra, bölgenin popüler bir sanatçısı olan Kazım Koyuncu’nun 2005 yılındaki ölümünün ardından bir köşe yazısında kullanılan “Nükleer Kazım'ı bizden aldı.” ifadesi, bu kolektif hafızanın toplumsal gücünü yansıtmaktadır. Burada önemli olan algılanan nedensellik ilişkilerinin doğru olup olmadığı değil, bu ilişkilerin kolektif bellekte ne denli köklü biçimde yer etmiş olduğudur.

Bununla birlikte, Türkiye kategorik olarak nükleer karşıtı değildir. Temmuz 2025'te İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının hemen ardından gerçekleştirilen bir Research İstanbul anketi, Türklerin yüzde yetmiş birinin nükleer silah geliştirmeyi desteklediğini ortaya koymuştur. Bu bulgu, kamuoyu tutumlarının nükleer meselenin hangi bağlam içinde ele alındığına güçlü biçimde bağlı olduğunu göstermektedir: egemenlik ve stratejik özerklik perspektifiyle ilişkilendirilen nükleer kapasite, ‘hemen yanı başındaki’ bir reaktör olarak algılanan nükleer enerjiden çok farklı bir tepki üretmektedir.

İkinci köklü korku ise, güven sorunudur. Türkiye'deki büyük devlet destekli projelere bakış açısı, yerel halkın çevresel ve toplumsal maliyetleri üstlendiğinin algılandığı madencilik, hidroelektrik ve diğer doğal kaynak çıkarım projelerindeki deneyimlerle biçimlenen bir toplum-devlet gerilimi perspektifinden değerlendirilmektedir. Gelecekteki herhangi bir SMR yer seçim (siting) sürecinin de, bu filtreden geçirilerek yorumlanması olasıdır.

Bu noktada, SMR’ların geleneksel büyük ölçekli reaktörlerden maddi ve operasyonel açıdan önemli ölçüde farklılaşması, kamu kabulünü kolaylaştırabilecek bir unsur olabilir. Bu sayıda yazan Yavuz Arık’ın da belirttiği gibi, NuScale sınıfı bir SMR çok daha az arazi gerektirirken, bazı IV. Nesil tasarımlar büyük bir su kaynağına da ihtiyaç duymamaktadır. Ayrıca gelişmiş reaktör tasarımları, yeni acil durum planlama çerçeveleri kapsamında geniş tahliye bölgeleri gerektirmeyebilir. Bu özellikler, dürüstçe ve erken aşamada aktarıldığında, SMR’lar Türk kamuoyunun zihninde hâlâ “nükleer” kavramıyla özdeşleşmiş olan büyük kıyı santrali modelinden ayrıştırılabilir.

Toplulukların Ekonomik Katılımı

Toplum-devlet eksenindeki gerilim düşünüldüğünde, yerel katılım meselesi yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik bir çerçevede de ele alınmalıdır. Ancak burada öne çıkabilecek ekonomik argüman, çoğu zaman olduğu gibi yalnızca istihdam temelli değildir. Nükleer projeler, sıklıkla iş yaratma vaatleriyle meşrulaştırılmaktadır; oysa inşaat aşamasında ortaya çıkan ekonomik faydaların önemli kısmı tesis tamamlandıktan sonra ortadan kalkmakta, tek bir büyük tesise bağımlılık ise uzun vadede yerel ekonomiler açısından risk yaratmaktadır.

Daha güçlü ekonomik argüman, sanayi rekabetçiliği ve yeni bir tedarik zinciri ekosistemi oluşturma potansiyelidir. SMR’ların Aliağa, İskenderun veya Zonguldak gibi mevcut sanayi koridorlarıyla birlikte konumlandırılması, Türk ağır sanayisine doğrudan proses ısısı ve düşük karbonlu enerji sağlayabilir. Bu durum, özellikle AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması gibi yeni düzenlemeleri çerçevesinde, Türk üreticilerin uluslararası rekabet gücünü korumasına katkı sağlayabilir.

Enerji arzının ötesinde, SMR’lar geniş bir sanayi ve hizmet ekosistemi de yaratma potansiyeline sahiptir. Gelişmiş reaktör tasarımları geniş bir bileşen ve hizmet ağı gerektirmektedir. Türkiye, mevcut sanayi ve üretim altyapısı ile bu tedarik zincirinin çeşitli halkalarında rol oynayabilecek konumdadır. Bu durum yeni ürünler, yeni pazarlar ve yeni uzmanlaşma alanları yaratırken, Türkiye’yi gelişmekte olan küresel SMR sektöründe bölgesel bir üretim merkezi konumuna da taşıyabilir. Böyle bir sanayi ve kapasite inşası anlatısının, özellikle de yukarıda değinilen tekno-milliyetçi toplumsal kesimler nezdinde karşılık bulması muhtemeldir.

Bununla birlikte, maddi ve operasyonel avantajlarına rağmen güven krizinin en hassas boyutlarından biri radyoaktif atık meselesidir. Uluslararası deneyimler, atık yönetiminin yalnızca teknik değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir mesele olduğunu göstermektedir. Finlandiya’daki Onkalo depolama tesisinin görece yüksek toplumsal kabul üretebilmesi, büyük ölçüde yerel topluluklarla nükleer kurumlar arasında yıllara yayılan güven ilişkilerinin kurulabilmiş olmasıyla ilişkilidir. Buna karşılık ABD’deki Yucca Dağı projesi, yer seçiminin yukarıdan aşağıya dayatıldığı algısı nedeniyle güçlü toplumsal dirençle karşılaşmış ve sonuçta başarısız olmuştur. Türkiye’nin hâlen kalıcı bir nükleer atık yönetimi çerçevesine sahip olmadığı düşünüldüğünde, SMR’ların uzun vadeli toplumsal meşruiyet kazanabilmesi için atık depolama, yerel rıza ve katılım meselelerinin yer seçimi kararları kesinleştirildikten sonra değil, sürecin başında ele alınması gerekecektir.

Son olarak, Türkiye’nin sahip olduğu iki potansiyel toplumsal avantaj — genç kuşakların iklim duyarlılığı ile tekno-milliyetçi kapasite anlatısı — aynı zamanda kendi kırılganlıklarını da içinde taşımaktadır. Genç kuşaklar açısından iklim bilinci, SMR’lara yönelik daha olumlu bir yaklaşım üretebilir; ancak aynı çevresel hassasiyet, radyasyon, sağlık riskleri ve radyoaktif atık meselesine ilişkin kaygıların hızla sert bir muhalefete dönüşmesine de zemin hazırlayabilir. Tekno-milliyetçi kesimler açısından ise risk ters yönde işlemektedir: stratejik aciliyet ve ulusal kapasite vurgusu, yerel toplulukların kaygılarının ikinci plana itilmesine ve karar alma süreçlerinin demokratik meşruiyetten uzaklaşmasına yol açabilir. Bu durum ise büyük devlet destekli projelere yönelik mevcut ve daha geniş toplumsal güvensizliği daha da derinleştirebilir. Yukarıda tartışılan iki korku doğrudan ele alınmadığı sürece, Türkiye’nin bugün sahip olduğu toplumsal avantajlar kalıcı bir meşruiyet üretmekte yetersiz kalabilir.

Ne Yapılmalı?

Birinci adım olarak veri boşluğu kapatılmalıdır. Türk kamuoyunun sivil nükleer enerji ve SMR teknolojisine yönelik tutumlarını ölçen ve ulusal düzeyde temsil gücüne sahip bir anket yürütülmelidir. Bu temel veri olmaksızın her sosyal strateji kör bir yolda ilerlemeye mahkûmdur.

İkinci adım olarak iletişim stratejileri farklı hedef kitleler için ayrıştırılmalıdır: iklim ve dekarbonizasyon kaygıları büyük olasılıkla genç kuşaklar için daha belirleyici olacakken; egemenlik, yakıt güvenliği ve teknolojik özerklik, yaşlı ve güvenlik odaklı kesimler için daha fazla karşılık bulabilir.

Bu iletişim altyapısı devlet söylemi ile sınırlı kalmamalıdır. Farklı aracılar, farklı kitleler üzerinde farklı düzeylerde güven ve ikna edicilik yaratır: bilim insanları, kamusal figürler, üniversite araştırmacıları, genç ve eğitimli kesimler nezdinde daha yüksek meşruiyet taşıyabilirken; TENMAK (Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu), NDK (Nükleer Düzenleme Kurumu) veya meslek kuruluşları gibi kurumlar, teknik yetkinlik ve stratejik gerekçeyi aktarmada daha etkili olabilir.

Üçüncü adım olarak SMR yatırımlarının geniş ölçekli fırsatlar yaratabileceği bölgeler erkenden belirlenmeli ve yerel paydaşlarla diyalog süreci kararlar kesinleşmeden önce başlatılmalıdır. SMR yer seçiminin ekonomik açıdan anlamlı olduğu kömür sonrası ve sanayi bölgeleri tespit edilmeli; bu fırsat yalnızca doğrudan istihdam üzerinden değil, ortak konumlandırmanın yarattığı daha geniş kapsamlı sanayi yayılımları üzerinden de tanımlanmalıdır. Bu faydalar, belirli topluluklar için somutlaştırılmalı ve yer seçildikten sonra değil, seçilmeden önce gerçek anlamda bir katılım süreci başlatılmalıdır. Atık yönetimi de başından itibaren bu tartışma gündeminin bir parçası olmalıdır; zira topluluklar bu konuyu her hâlükârda gündeme taşıyacaktır.

Romanya örneği bu açıdan aydınlatıcıdır. Mesele Romanya’nın nükleer enerji etrafındaki tüm tartışmaları çözmüş olması değil; katılımın kararlar kesinleştikten sonra değil, önce başlaması gerektiğini kavramış olmasıdır. Oysa Türkiye’de hidroelektrik projelerden maden ruhsatlarına kadar birçok büyük yatırım, yerel topluluklar tarafından çoğu zaman emrivaki olarak algılanmıştır. Bu nedenle SMR’ların uzun vadeli meşruiyeti açısından, yer seçimi ve sözleşme süreçlerinden önce güven üretilebilmesi, teknolojinin kendisi kadar belirleyici olabilir.

Fırsat Penceresi — ve Gerçekte Ne Anlama Geliyor?

Türkiye, ileri nükleer teknolojilerin benimsenmesi konusunda birçok ülkeden daha elverişli bir toplumsal ve siyasal başlangıç noktasına sahip olabilir. İklim ve enerji güvenliği kaygılarıyla şekillenen genç kuşaklar, savunma sanayisinde siyasi karşılık üretmiş tekno-milliyetçi kapasite anlatısı, kömür sonrası döneme hazırlanmaya çalışan sanayi bölgeleri ve enerji bağımlılığını artık stratejik bir kırılganlık olarak gören devlet yaklaşımı aynı anda birbirini beslemektedir.

Ancak bu dinamiklerin hiçbiri otomatik olarak toplumsal meşruiyet üretmez. Güven, şeffaflık ve erken toplumsal katılım olmadan SMR’lar için kalıcı bir sosyal lisans oluşturmak mümkün değildir; üstelik bunlar Türkiye’nin büyük ölçekli enerji projelerinde en fazla zorlandığı alanlar arasında yer almaktadır. SMR’ların toplumsal kabulü yalnızca mühendislik kapasitesiyle sağlanamaz.

Öte yandan, teknoloji hâlen geçiş aşamasındadır. Kanada’daki BWRX-300 ve ABD’deki çeşitli gösterim projeleri, ileri reaktör teknolojilerinin kavramsal aşamadan erken uygulama dönemine geçtiğini göstermektedir. Ancak maliyetler yüksek kalmaya devam etmekte, lisanslama süreçleri hâlen şekillenmekte ve sektörün uzun vadeli ekonomik modeli büyük ölçüde gelecekteki ölçeklenme ve standardizasyon varsayımına dayanmaktadır.

Bu nedenle, Türkiye açısından asıl mesele hızlı biçimde konuşlandırmaya yönelmek değildir. Daha kritik soru, ülkenin bu geçiş dönemini kullanarak gelecekteki olası büyük ölçekli yayılımın gerektireceği kurumsal güveni, düzenleyici kapasiteyi ve toplumsal meşruiyeti bugünden inşa edip edemeyeceğidir. Eğer bu temeller yatırım kararlarından sonraya bırakılırsa, Türkiye, teknik uygulamanın toplumsal kabulün önüne geçtiği ve geçmişteki büyük altyapı projelerinde görülen gerilimlerin yeniden üretildiği tanıdık bir döngüyle karşı karşıya kalabilir.

ESG Çeyreklik Bülten · 05 · Hukuki Çerçeve

Uluslararası Yatırımlar, Nükleer Enerji ve Küçük Modüler Reaktörler (SMR’lar) Açısından Uluslararası ve Ulusal Hukuki Çerçeve

Deniz Tuncel (Ortak) & Dr. Özge Varış

1. Giriş

Nükleer enerji, enerji güvenliği ve karbonsuzlaşma zorunluluklarının bir araya gelmesiyle küresel ölçekte yeniden canlanma sürecine girmiştir. Son dönemde hükümetler ve enerji şirketleri, nükleer gücü düşük karbonlu enerji karmasının vazgeçilmez bir bileşeni olarak yeniden değerlendirmektedir. Bu yenilenmiş ilginin odak noktasında, geleneksel büyük ölçekli nükleer santrallerle kıyaslandığında daha gelişmiş güvenlik profilleri, daha düşük sermaye maliyetleri ve daha fazla kurulum esnekliği vaat eden Küçük Modüler Reaktörler (SMR'lar) yer almaktadır.

Bu bağlamda, nükleer enerjiyi düzenleyen hukuki ve düzenleyici çerçeve kritik bir önem kazanmaktadır. Nükleer teknolojinin güvenli, emniyetli ve barışçıl biçimde kullanımı; uluslararası antlaşma yükümlülüklerini, ajans kılavuzlarını ve ulusal mevzuatı kapsayan sağlam ve çok katmanlı bir mimari gerektirmektedir. Bu makale, nükleer enerjiyi düzenleyen uluslararası hukuki belgeleri, SMR'ların ortaya koyduğu özgün düzenleyici sorunları ve önemli bir nükleer enerji programına başlayan Türkiye'nin gelişmekte olan ulusal çerçevesini incelemektedir.

2. Uluslararası Hukuki Çerçeve

2.1 Nükleer Silahların Yayılmaması Antlaşması ve UAEA Güvenceler Sistemi

Uluslararası nükleer hukuk düzeninin temel taşı, 1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmaması Antlaşması'dır (NPT). NPT; nükleer silahlı devletler ile nükleer silah sahibi olmayan devletler arasında temel bir ayrım oluşturmakta ve ikinci grubu, nükleer maddenin barışçıl kullanımdan saptırılmadığını doğrulamak amacıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tarafından uygulanan güvenceleri kabul etmekle yükümlü kılmaktadır. Nükleer enerji programı yürüten tüm devletlerin, INFCIRC/153 çerçevesinde UAEA ile Kapsamlı Güvenceler Anlaşması imzalaması gerekmektedir.

SMR geliştiren devletler açısından güvencelerin uygulanması yeni teknik güçlükler doğurmaktadır; zira SMR konuşlandırmalarının dağıtık ve modüler yapısı, daha küçük ve potansiyel olarak daha fazla sayıda tesise uyarlanmış yeni güvenlik yaklaşımlarının geliştirilmesini gerektirebilir.

2.2 Nükleer Güvenlik Sözleşmeleri

Çernobil faciasının ardından 1994 yılında kabul edilen Nükleer Güvenlik Sözleşmesi (CNS), kara tabanlı sivil nükleer santrallerin güvenliğine adanmış temel uluslararası belgedir. CNS, öz-düzenleyici bir model üzerine kurulmuştur: taraf devletler yüksek güvenlik standartları uygulamayı ve üç yılda bir gerçekleştirilen inceleme toplantılarında ulusal raporlarını akran değerlendirmesine sunmayı taahhüt etmektedir. CNS, bağlayıcı güvenlik standartları belirlememekle birlikte, uluslararası hesap verebilirlik ve en iyi uygulamaların yaygınlaştırılması için bir çerçeve oluşturmaktadır.

2.3 Sivil Nükleer Sorumluluk Rejimi

Uluslararası sivil nükleer sorumluluk rejimi, iki paralel antlaşma sistemi tarafından yönetilmektedir: ağırlıklı olarak Batı Avrupa'da uygulanan Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Taraf Sorumluluğuna İlişkin Paris Sözleşmesi (1960) ve daha geniş coğrafi uygulama alanına sahip Nükleer Zarardan Kaynaklanan Hukuki Sorumluluk Hakkında Viyana Sözleşmesi (1963). 1988 tarihli Ortak Protokol, iki sistemi birbirine bağlayarak imzacı devletler arasında tazminat talepleri için karma bir hukuki alan oluşturmaktadır.

Her iki rejim de ortak ilkeler üzerine inşa edilmiştir: işletenin kusursuz sorumluluğu, sorumluluğun yalnızca lisanslı işletene yüklenmesi, sorumlulukta miktar ve süre bakımından sınırlama ile zorunlu sigorta veya mali güvence. 1997 tarihli Viyana Sözleşmesi Protokolü, asgari sorumluluk tavanını önemli ölçüde yükseltmiş ve tazmin edilebilir zararın coğrafi kapsamını çevresel onarım ve önleyici tedbirleri kapsayacak biçimde genişletmiştir. SMR konuşlandırmaları açısından, daha küçük tesisler için uygun sorumluluk tavanı meselesi ile potansiyel olarak geniş bir coğrafyaya yayılmış çok sayıda birim için sigorta edilebilirlik sorunu, hukuki ve politika tartışmalarının aktif gündem maddesi olmayı sürdürmektedir.

2.4 UAEA Güvenlik Standartları ve Hukuki Statüleri

UAEA; Güvenlik Temelleri, Güvenlik Gereksinimleri ve Güvenlik Kılavuzlarından oluşan ve nükleer güvenliğin sağlanmasına ilişkin ilke ve gereksinimlerde uluslararası mutabakatı yansıtan Güvenlik Standartları geliştirmektedir. Bu standartlar kendi başına hukuken bağlayıcı olmamakla birlikte, ulusal düzenlemelere ve ikili anlaşmalara sıkça atıfla dahil edilerek pratik hukuki bağlayıcılık kazanmaktadır. UAEA'nın Özgül Güvenlik Gereksinimleri belgesi SSR-2/1 (Nükleer Santrallerin Tasarımı) ve SSR-2/2 (Nükleer Santrallerin İşletmeye Alınması ve İşletilmesi: Güvenlik), hem geleneksel hem de SMR lisanslama süreçleri bakımından özel önem taşımaktadır.

2.5 Uluslararası Yatırım Hukuku ve Nükleer Sektörde Yabancı Yatırımlar

Nükleer enerji geliştirme ile doğrudan yabancı yatırım (DYY) arasındaki kesişim noktası, giderek daha gelişmiş bir uluslararası yatırım hukuku yapısı tarafından yönetilmektedir. Nükleer projeler — ve özellikle SMR konuşlandırmaları — çoğunlukla on yıllar kapsayan uzun vadeli ve önemli sermaye taahhütleri gerektirdiğinden, uluslararası yatırım anlaşmaları kapsamında yabancı yatırımcılara tanınan korumalar, nükleer enerji kararlarının alındığı genel hukuki çerçevenin kritik bir bileşeni haline gelmiştir.

2.5.1. İkili Yatırım Anlaşmaları ve Enerji Şartı Antlaşması

Uluslararası yatırım hukukunun başlıca metinleri, halihazırda küresel ölçekte üç binden fazlası yürürlükte olan ikili taraflı/çok taraflı yatırım anlaşmalarıdır/yatırımların korunması ve teşviki anlaşmalarıdır (YKTK'lar). YKTK'lar tipik olarak yabancı yatırımcılara adil ve eşit muamele, tam koruma ve güvenlik, ivedilikle tam ve etkili tazminat ödenmeksizin yapılan hukuka aykırı kamulaştırma veya millileştirmeye karşı koruma ile en çok gözetilen ulus ve ulusal muamele standartlarını güvence altına almaktadır. Enerji sektörü özelinde, Enerji Şartı Antlaşması imzacı devletler arasında uygulanabilir çok taraflı bir yatırım koruma çerçevesi sağlamakta; ICSID, UNCITRAL Kuralları veya Stockholm Ticaret Odası bünyesinde yatırımcı-devlet tahkimi yoluyla uyuşmazlık çözümüne olanak tanımaktadır. Bununla birlikte, nükleer enerji ve ilgili teknolojiler yukarıda anılan ayrı uluslararası hukuki belgelerle düzenlenmektedir. Bu çerçevede, Enerji Şartı Antlaşmasının nükleer enerji ile ilgili uyuşmazlıklara ve ilgili teknolojilere uygulanması henüz tartışmalıdır.

2.5.2. Nükleer Enerjide Doğrudan Yabancı Yatırımlara Yönelik Ulusal Güvenlik Kısıtlamaları

Nükleer enerji yatırımının belirgin bir özelliği, ulusal güvenlik gerekçesiyle yabancı mülkiyet ve denetime getirilen kısıtlamaların neredeyse evrensel biçimde uygulanmasıdır. Pek çok hukuk düzeni, ulusal güvenlik, silahların yayılmaması ve stratejik çıkar gerekçesiyle nükleer tesislerdeki doğrudan yabancı yatırımları (DYY) sınırlayan veya koşullara bağlayan hukuki çerçeveleri sürdürmektedir.

Örneğin Avrupa Birliği'nde Euratom Antlaşması, genel AB yatırım ve rekabet hukukunun yanı sıra — ve bazı bakımlardan onu geçersiz kılacak biçimde — işleyen ayrı bir nükleer hukuk düzeni oluşturmakta; Avrupa Komisyonu'na nükleer malzeme tedarik sözleşmeleri üzerinde önalım hakkı ile zenginleştirme ve yeniden işleme tesislerine yapılan yatırımlar üzerinde yetki tanımaktadır. Bu mülkiyet kısıtlamaları, uluslararası yatırım hukuku yükümlülükleriyle karmaşık biçimlerde etkileşime girmektedir: belirli koşullarla kabul edilen bir yatırım, söz konusu koşullara itiraz etmek amacıyla yatırım antlaşmaları korumalarına başvuramaz; ancak kabul sonrasında dayatılan koşullar kendi başlarına yatırım antlaşması taleplerini doğurabilir.

2.5.3. Hükümetlerarası Anlaşmalar ve Yatırım Çerçevesi Olarak Bölüm 123 Anlaşmaları

Nükleer sektörde özgün bir hukuki mekanizma, ABD'nin Atom Enerjisi Kanunu'nun 123. maddesi çerçevesinde akdettiği "Bölüm 123 Anlaşmaları" ile büyük ölçekli nükleer santral projelerine sıklıkla eşlik eden hükümetler arası anlaşmalar (IGA'lar) biçiminde somutlaşan hükümetler arası çerçeve anlaşmalarıdır. Bu enstrümanlar çift işlev üstlenmektedir: barışçıl kullanım güvenceleri ve silahların yayılmaması taahhütlerini hukuken bağlayıcı bir çerçeveye yerleştirerek nükleer işbirliğini silahların yayılmaması gerekliliklerini karşılar hale getirmekte; projenin yürütüleceği temel ticari ve düzenleyici koşulları belirleyerek de bir yatırım yönetişim çerçevesi sağlamaktadır. Aşağıda ayrıntılı olarak ele alınan Türkiye'deki Akkuyu Nükleer Güç Santrali, bu modelin önemli bir örneğini oluşturmaktadır: 2010 tarihli Rusya-Türkiye anlaşması, hem projenin silahların yayılmaması hem de yatırım boyutunu yöneten temel hukuki enstrüman olup standart ev sahibi ülke düzenleyici çerçevesinin yanı sıra — ve bazı bakımlardan onu aşan biçimde — uygulanmaktadır.

2.5.4. SMR’lere Özgü Yatırım Hukuku Değerlendirmeleri

SMR'lerin ticari açıdan uygulanabilir bir teknoloji olarak ortaya çıkması, geleneksel büyük ölçekli nükleer santraller söz konusu olduğunda doğmayan ya da daha az belirginleşen çeşitli yatırım hukuku değerlendirmelerini gündeme getirmektedir. Birincisi, SMR konuşlandırmalarının modüler ve ölçeklenebilir yapısı; yabancı yatırımcıların standart bir tasarımı birden fazla hukuk düzeninde uygulamak isteyebileceğini, bu durumun tek bir yatırım antlaşması ağında güvence altına alınan yatırım korumalarının farklı düzenleyici ortamlardaki çeşitlendirilmiş SMR varlık portföyünü ne ölçüde etkin biçimde koruyabileceği sorusunu doğurduğunu ima etmektedir. İkincisi, SMR'lerin devlet şirketi yerine özel ve ticari aktörler tarafından işletilme potansiyeli; potansiyel antlaşma talepçilerinin evrenini genişletmekte ve olumsuz düzenleyici gelişmeler halinde yatırımcı-devlet tahkimine başvurulma olasılığını artırmaktadır. Üçüncüsü, SMR projeleriyle bağlantılı uzun geliştirme takvimi ve Türünün İlk Örneği (FOAK) maliyet riskleri; yatırım öncesi durum tespitinin önemini artırmaktadır. Bu tespit; uygulanabilir yatırım antlaşmalarının belirlenmesini, nükleer enerji istisnalarının veya ulusal güvenlik muafiyetlerinin kapsamını ve ev sahibi ülke anlaşmalarındaki sözleşme bazlı istikrar hükümlerinin mevcudiyetini kapsamaktadır. Türkiye gibi hem nükleer düzenleyici kapasitesini geliştiren hem de SMR konuşlandırması için yabancı sermaye çekmeye çalışan devletler açısından, şeffaf lisanslama prosedürlerini, sağlam uyuşmazlık çözüm mekanizmalarını ve uygun yatırım antlaşması güvencesini bir araya getiren yatırım dostu bir hukuki ortamın inşa edilmesi, ticari SMR geliştirme için ön koşul niteliği taşıyacaktır.

3. SMR’ler ve Düzenleyici Sorun

3.1 SMR Düzenleyici Ortamının Tanımlanması

SMR’lar, mevcut çerçevelerin karşılamak üzere tasarlanmadığı nükleer düzenleme alanında bir paradigma değişimini temsil etmektedir. Geleneksel büyük reaktör lisanslama modeli — tek birimli, sahaya özgü tasarım, önden gerçekleştirilen kapsamlı güvenlik analizi ve kapsamlı inceleme süreci üzerine kurulu — fabrikada üretilen, modüler ve potansiyel olarak çok birimli SMR konuşlandırmalarına uygulandığında verimsizlik yaratmaktadır. Önde gelen nükleer ülkelerdeki düzenleyici kurumlar, bu uyumsuzluğu gidermek amacıyla SMR'lara yönelik özel lisanslama süreçleri başlatmıştır.

3.2 SMR Konuşlandırmalarında Temel Hukuki Sorunlar

SMR konuşlandırmaları özelinde birbiriyle kesişen çeşitli hukuki meseleler gündeme gelmektedir. Her şeyden önce, FOAK türü ile NOAK türünün lisanslanması sorunu; farklı hukuk düzenleri arasında düzenleyici onayların aktarılabilirliği konusunda temel sorular doğurmaktadır. SMR'ların ekonomik sürdürülebilirliği büyük ölçüde tedarikçilerin, her hukuk düzeninde tam sahaya özgü incelemeye tabi tutulmaksızın çok sayıda pazarda standart bir tasarımın düzenleyici kabulünü sağlayabilmesine bağlıdır. NRC, CNSC ve ONR arasındaki mutabakat muhtırası gibi çok uluslu düzenleyici işbirliği çerçeveleri, karşılıklı tanıma yönündeki ilk adımları oluşturmaktadır.

İkinci olarak, SMR'ların geleneksel olmayan sahalara — sanayi tesisleri, uzak topluluklar ve potansiyel olarak deniz taşıtları dahil — konuşlandırılması; uygulanabilir sorumluluk rejimleri, acil durum planlama alanları ve fiziksel koruma gereksinimleri bakımından yeni sorular ortaya koymaktadır. Üçüncü olarak, yeni yakıt türleri veya çalışma koşulları içeren gelişmiş reaktör tasarımlarının (yüksek sıcaklık gazlı reaktörler, erimiş tuzlu reaktörler ve mikro reaktörler dahil) mevcut güvenlik sözleşmelerinin kapsamı dışında kalması ve değişiklik ya da yorumlayıcı rehberlik gerektirmesi söz konusu olabilir.

4. Türkiye’nin Ulusal Nükleer Hukuki Çerçevesi

4.1 Kurumsal ve Yasal Mimari

Türkiye'nin nükleer enerji programı, son yıllarda önemli ölçüde gelişen bir hukuki mimariye sahiptir. Temel yasal düzenleme, ulusal nükleer düzenleyici kuruluş olarak Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nu (TAEK) kuran ve lisanslama, güvenlik denetimi ile radyasyon korumasından sorumlu kılan 2690 sayılı Kanun'dur. TAEK, UAEA Güvenlik Standartlarına atıfla oluşturulmuş bir çerçeve kapsamında faaliyet göstermekte; Türkiye, INFCIRC/540 uyarınca UAEA ile Kapsamlı Güvenceler Anlaşması imzalamış bulunmaktadır.

Nükleer santral inşaatı ve işletimini düzenleyen temel mevzuat, 2007 tarihli Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun'dur (5710 sayılı Kanun). Bu Kanun, hükümete nükleer santral inşaatı için hükümetlerarası anlaşma akdetme yetkisi tanımakta ve nükleer kaynaklı elektriğin satışının lisanslanmasından sorumlu kuruluş olarak Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'nu (EPDK) belirlemektedir.

4.2 Akkuyu Nükleer Güç Santrali

Türkiye'nin öncü nükleer projesi, 2010 yılında Rusya Federasyonu ile imzalanan hükümetlerarası anlaşma çerçevesinde Mersin İli'nde inşa edilmekte olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali'dir. Akkuyu projesi, yap-sahip ol-işlet (BOO) modeli üzerine yapılandırılmış olup Rus devlet nükleer şirketi Rosatom, proje şirketi olan Akkuyu Nükleer A.Ş.'de çoğunluk hissesine sahiptir.

Bu özgün mülkiyet yapısı, uluslararası hukuki sorumluluk rejiminin uygulanması bakımından önemli hukuki sorular doğurmaktadır.

Örneğin, Akkuyu BOO modeli, mevcut uluslararası çerçevelerin karşılamak üzere tasarlanmadığı nükleer sorumlulukta doğrudan devletlerarası bir boyut yaratmaktadır. 5710 sayılı Kanun, santral işleteninin nükleer zararlardan hukuki sorumluluğu taşıyacağını öngörmekte; ancak bu sorumluluğun miktarı ve uluslararası boyutu ile Rusya Federasyonu hükümetinin devlet bağışıklığının ne ölçüde ileri sürülebileceği, hukuki açıdan karmaşık meseleler ortaya çıkarmaktadır.

4.3 SMR Beklentileri ve Düzenleyici Hazırlık

Türkiye, ulusal enerji planlama belgelerinde SMR teknolojisine yapılan atıflarla birlikte, SMR'ları uzun vadeli enerji stratejisine dahil etme konusundaki resmi ilgisini dile getirmiştir. TAEK, muhatap düzenleyici kurumlarla teknik alışverişler sürdürmekte ve SMR düzenlemesine yönelik UAEA kapasite geliştirme programlarına katılmaktadır. Bununla birlikte, Türkiye'nin mevcut düzenleyici çerçevesi henüz SMR'lara özgü lisanslama hükümleri içermemekte; özel bir SMR düzenleyici yolunun oluşturulması hem yasal düzenlemelerde değişikliği hem de TAEK bünyesinde yeni teknik inceleme kapasitelerinin geliştirilmesini gerektirmektedir.

Bu düzenleyici boşluk Türkiye'ye özgü değildir; henüz nükleer güç kurulumu gerçekleştirmemiş ülkelerin büyük çoğunluğu benzer bir konumdadır. UAEA'nın Ülke Nükleer Güç Profilleri ile Nükleer Enerji Ajansı'nın SMR Düzenleyici Sorunları raporu; erken düzenleyici angajmanının ve mevcut çerçevelerin uyarlanmasının gerekliliğini vurgulamaktadır. Türkiye için Akkuyu projesi kapsamında — müfettiş eğitimi, acil durum hazırlığı planlaması ve paydaş angajmanı dahil — biriktirilecek pratik deneyim, gelecekteki SMR lisanslama faaliyetleri için değerli bir temel oluşturacaktır.

5. Sonuç

Nükleer enerjiyi düzenleyen hukuki ve düzenleyici çerçeve, SMR teknolojisinin yükselişi ve nükleer gücün iklim çözümü olarak yeniden küresel gündemin merkezine oturmasıyla birlikte köklü bir dönüşüm sürecine girmiştir. NPT, UAEA güvenceler sistemi, nükleer güvenlik sözleşmeleri ve hukuki sorumluluk rejimleri etrafında şekillenen mevcut uluslararası mimari; sağlam bir temel sağlamakla birlikte, gelişmiş reaktör tasarımlarının ve gelenekselden ayrışan konuşlandırma senaryolarının özgün niteliklerine yanıt vermek üzere uyarlanmayı gerektirmektedir.

Ulusal düzeyde, önde gelen nükleer ülkelerin SMR lisanslama konusunda benimsediği yaklaşımlardaki çeşitlilik; uluslar arasında farklılaşan gereksinimleri ve düzenleyici kurumlar üzerindeki güvenlikten ödün vermeksizin yeniliği mümkün kılma yönündeki rekabet baskısını yansıtmaktadır. Türkiye gibi yeni nükleer enerji ülkeleri açısından asıl güçlük, güvenli nükleer işletim için gerekli düzenleyici altyapıyı inşa etmek, uluslararası nükleer hukuk düzenine entegre olmak ve SMR teknolojisinin ticari olgunlaşmasından yararlanmak üzere ülkeyi yeni düzende konumlandırmayı bir arada başarmaktır.

Türkiye'nin seyri — Akkuyu projesiyle çıpalanmış ve uluslararası nükleer hukukla gelişen ilişkisi tarafından biçimlendirilen bu seyir — yirmi birinci yüzyılda nükleer enerji programlarını geliştirmek veya genişletmek isteyen devletlerin karşılaştığı kapsamlı güçlükleri ve fırsatları gözler önüne sermektedir. Hem uluslararası hem de ulusal düzeyde hukuki çerçeveyi doğru kurmak, salt teknik ya da bürokratik bir mesele değildir; nükleer enerjinin küresel enerji dönüşümünün bir ayağı olarak sürdürülebilir, güvenli ve meşru biçimde hayata geçirilmesinin ön koşuludur.

ESG Çeyreklik Bülten · 06 · IGA ve HGA

Hükümetler Arası Anlaşmaların (“IGA”) ve Ev Sahibi Hükümet Anlaşmalarının (“HGA”) SMR’ların Türkiye’de Kurulumlarındaki Rolü: PPA yapıları ve PPP modellerinden yararlanılması

Ümit Hergüner (Ortak) & Senem Denktaş (Ortak) & Bora Başkurt (Kıdemli Avukat)

Giriş

Küresel enerji krizlerinin ardından ve karbonsuz enerji üretimi yoluyla iklim hedeflerine yönelik taahhütler artarken, küçük modüler reaktörler (“SMR”) küresel enerji tartışmalarının önemli bir parçası hâline gelmiştir. SMR’lar genel olarak modül başına yaklaşık 300 MW(e)’ye kadar elektrik üretim kapasitesine sahip gelişmiş nükleer reaktörleri ifade ederken, konvansiyonel nükleer reaktörler çoğu zaman ünite başına 700–1.000 MW(e)’yi aşmaktadır. Büyük ölçekli geleneksel nükleer santrallerden farklı olarak SMR’lar, modüler inşaat ilkelerine göre tasarlanmakta, bu sayede sistemler ve bileşenler fabrika ortamında üretilebilmekte ve daha sonra kurulum için sahaya taşınabilmektedir.

Boyutlarının daha küçük olması ek yerleştirme seçenekleri yaratmakta ve geleneksel nükleer tesisler için uygun olmayacak lokasyonlarda kurulum yapılmasına imkân tanımaktadır. Modüler inşaat yaklaşımları, ayrıca daha yüksek düzeyde standardizasyona olanak sağlamakta ve büyük projelerle yaygın olarak ilişkilendirilen bazı uygulama güçlüklerini azaltmaktadır. Proje ihtiyaçlarına bağlı olarak SMR’ler tek üniteli tesisler şeklinde veya çok modüllü kurulumlar olarak devreye alınabilmekte; böylece üretim kapasitesi, talep arttıkça kademeli şekilde genişletilebilmektedir.

Türkiye ve SMR’lar

SMR’ların potansiyeli, ekonomik kalkınmaya paralel olarak elektrik talebinin artmaya devam ettiği Türkiye bakımından özellikle dikkat çekicidir. Aynı zamanda, enerji arz güvenliğine ilişkin kaygılar, karbonsuzlaşma hedefleri ve en önemlisi ithal enerji kaynaklarına bağımlılığın azaltılması, enerji politikalarının şekillendirilmesinde önemli belirleyiciler olmaya devam etmektedir. Türkiye ayrıca, geniş kapsamlı sürdürülebilirlik ve iklim girişimlerine daha aktif biçimde katılırken, bölgesel bir enerji merkezi olarak konumunu güçlendirme yönündeki çabalarını da sürdürmüştür.

Bu çerçevede SMR’ler, gün geçtikçe daha ciddi şekilde Türkiye’nin uzun vadeli enerji stratejisinin muhtemel bir bileşeni olarak değerlendirilmekte ve hem kamu hem de özel sektör aktörleri tarafından SMR teknolojilerinin geliştirilmesine yönelik çabaların arttığı gözlemlenmektedir. Bununla birlikte, bu tür projelerin başarıyla hayata geçirilmesinde belirleyici unsur yalnızca teknoloji değildir. SMR projeleri, yüksek tutarlı başlangıç sermayesi harcamaları, uzun işletme süreleri ve birkaç on yıla yayılabilen karmaşık sınır ötesi finansman düzenlemeleri içerir. Sermaye ihtiyacı teknolojiye, konuma ve proje konfigürasyonuna göre değişmekle birlikte, kapasitesi 300 MW(e)’ye yaklaşan SMR projeleri, birkaç milyar ABD dolarlık (dört milyar ABD dolarına kadar) yatırım gerektirebilir.

Bu ölçekteki projeler bakımından, uluslararası finansmana erişim en önemli hususlardan biri hâline gelmektedir. Kalkınma finansmanı kurumlarının (“DFI”), ihracat kredi kuruluşlarının (“ECA”) ve uluslararası kreditörlerin Türkiye’de gelecekte geliştirilecek SMR projelerinde önemli bir rol oynaması muhtemeldir. Bu nedenle, projelerin teknolojik yönleriyle birlikte hukuki öngörülebilirlik, devlet desteği ve projenin finansman bakımından kabul edilebilirliği (bankability) önemli unsurlar hâline gelmektedir.

Türkiye, bu bakımdan özellikle dikkat çekici bir çerçeve sunabilir. Türkiye, son birkaç on yılda, büyük ölçekli altyapı yatırımlarının kamu-özel işbirliği (“PPP”) modelleri aracılığıyla hayata geçirilmesi konusunda kapsamlı bir tecrübe geliştirmiş, ayrıca stratejik enerji projelerinde hükûmetler arası anlaşma (“IGA”) ve ev sahibi hükûmet anlaşması (“HGA”) yapılarını da kullanmıştır.

SMR Projelerinde Yapılandırmaya İlişkin Hususlar

SMR projeleri, büyük ölçekli altyapı yatırımlarıyla birçok ortak özellik taşımakla birlikte, geleneksel proje yapılarında daha seyrek karşılaşılan bazı hususları da içermektedir. Uzun geliştirme süreleri, kapsamlı lisanslama ve söküm yükümlülükleri ile teknoloji sağlayıcılarının, yabancı yatırımcıların ve uluslararası finans kuruluşlarının (“IFI”) beklenen katılımı, birçok geleneksel altyapı projesine kıyasla daha karmaşık bir ortam yaratmaktadır.

SMR’lerin 60 yıla kadar uzayan yaşam döngüleri dikkate alındığında, yatırımcılar ve kreditörler yalnızca inşaat ve işletme riskleri bakımından değil, düzenleyici rejimin sürekliliği, devlet desteği ve gelir garantileri bakımından da güvence aramaktadır.

Bu sebeple SMR projelerinin hayata geçirilmesi yalnızca proje düzeyindeki sözleşmesel düzenlemelerle sınırlı kalamaz. Ticari yapılar ve finansman düzenlemeleri kritik önem taşımaya devam etmekle birlikte, bunların uzun vadeli istikrar sağlayabilecek daha geniş kamusal ve düzenleyici çerçevelerle de desteklenmesi gerekir.

Bu bağlamda, Türkiye’de olası SMR kurulum süreçleriyle bağlantılı olarak hazırlık aşamasında olduğunu düşündüğümüz, SMR’lara özgü gelecekteki kanuni düzenlemeler ile projeye özgü IGA/HGA yapılarının eşgüdüm içinde işlemesi gerekir. İç mevzuat daha geniş düzenleyici çerçeveyi sağlayacakken, IGA ve HGA düzenlemeleri projeye özgü korumalar ve mekanizmalar getirecektir. Bu tür iki katmanlı yapılar, daha yüksek öngörülebilirlik sağlayacak ve bankability değerlendirmelerini güçlendirecektir.

SMR Uygulaması İçin Katmanlı Bir Çerçeve

PPP ilkeleri ile IGA-HGA yapılarının birbirine rakip veya birbirinin alternatifi olan kavramlar olarak görülmesi gerekmez. Bunlar, aynı proje yapısının farklı yönlerini ele alabilir ve daha karmaşık bir çerçeve içinde birbirini tamamlayan katmanlar olarak işleyebilir.

PPP modelleri, esas olarak altyapı projelerinin ticari ve finansal mimarisini düzenler. İnşaat risklerinin dağılımı, işletme sorumlulukları, finansman düzenlemeleri, alım sözleşmeleri aracılığıyla güvence altına alınan gelir akışları ve kreditör korumaları gibi hususlar, kural olarak bu katman içinde yer alır. IGA ve HGA yapıları ise farklı nitelikteki bir dizi hususu ele almaktadır. Bunların temel işlevi, stratejik ulusal menfaatleri ilgilendiren projeler bakımından devlet taahhütlerini, hukuki istikrarın korunmasına yönelik mekanizmaları ve daha geniş düzenleyici desteği tesis etmektir.

Bu yapılar, yerleşik PPP uygulamalarının proje finansmanı düzenlemelerini, EPC yapılarını, enerji satın alma anlaşmalarını (“PPA”), kreditörlerle yapılan doğrudan sözleşmeleri ve proje düzeyindeki risk dağılımını yönetmeye devam ettiği; buna karşılık IGA ve HGA düzenlemelerinin ise projenin uygulanmasını destekleyen kamusal ve düzenleyici temeli sağladığı bir çerçeve oluşturabilir.

Bu nedenle Türkiye’de olası bir SMR çerçevesi aşağıdaki unsurları bir araya getirebilir:

  • Türkiye ile teknoloji sağlayıcı devlet arasında bir IGA aracılığıyla kurulan hükûmetler arası bir çerçeve;
  • Ev Sahibi Hükûmet sıfatıyla Türkiye ile ilgili proje şirketi arasında akdedilen projeye özgü veya sponsor bazlı HGA’lar;
  • Türkiye’de faaliyet gösteren uluslararası kreditörler ve yatırımcılar bakımından zaten bilinen yerleşik PPP ve proje finansmanı ilkeleri; ve
  • finansmanı ve bankability değerlendirmelerini desteklemek üzere tasarlanan uzun vadeli PPA’lar da dâhil olmak üzere, proje düzeyindeki gelir destek mekanizmaları.

Hukuki çerçevenin hangi somut biçimde ortaya çıkacağı projeden projeye değişebilir. Devlet, PPP rejimlerinin çeşitli unsurları ile IGA-HGA yapısını birleştirerek bu çerçeveyi tasarlama esnekliğine sahiptir. Bazı yatırımcılar, kamu iktisadi teşebbüsleri veya devlet kontrolündeki kuruluşlar aracılığıyla sermaye düzeyinde doğrudan kamusal katılım içeren bir yapıyı tercih edebilirken, diğerleri esas olarak gelir desteğine ve sözleşmesel taahhütlere odaklanan bir yapıyı tercih edebilir. Örneğin, Türkiye’nin nükleer enerji girişimlerini desteklemek amacıyla kurulmuş olan Türkiye Nükleer Enerji Anonim Şirketi (“TÜNAŞ”) gibi kuruluşlar üzerinden sağlanacak devlet katılımı, gelecekteki SMR projelerinde sermayeye katılımın bir biçimini oluşturabilir. Bununla birlikte, benimsenecek yapının somut projeye ve kamu politikası ile yatırımcı tercihlerine bağlı olarak değişmesi muhtemeldir.

Bu çerçevede, uzun vadeli PPA’lar, genel proje yapısının başlıca bileşenlerinden biri hâline gelebilir. PPA’lar, yalnızca ticari enerji alım düzenlemeleri olarak işlev görmekle kalmayacak, aynı zamanda projenin bankability düzeyini ve gelir öngörülebilirliğini destekleyen temel araçlar olarak da işlev görecektir.

Türkiye’nin PPP Tecrübesi ve Bunun SMR’lar Bakımından Önemi

Türkiye, yükselen ekonomiler arasında en gelişmiş PPP pazarlarından birine sahiptir.

Türk uygulamasında PPP’ler yaygın olarak şu şekilde tanımlanmaktadır:

“Kamu varlığının ve/veya kamu hizmetinin sağlanması amacıyla, altyapının finansmanı, (yeniden) inşası, işletilmesi ve bakımı ile hizmet sunumu dâhil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere, bir kamu kurumu ile özel taraf arasında akdedilen ve tarafların yükümlülükleri ile risk dağılımının açık biçimde belirlendiği uzun vadeli sözleşmesel iş birliği.”

Türkiye, yıllar içinde yap-işlet-devret (“BOT”), yap-sahip ol-işlet (“BOO”) ve yap-kirala-devret (“BLT”) yapıları dâhil olmak üzere çeşitli modeller kapsamında altyapı projeleri gerçekleştirmiştir.

Şehir hastanesi PPP’leri bu bağlamda Türkiye’deki en önde gelen örneklerdendir. Sektörün kendisi nükleer projelerden önemli ölçüde farklılık göstermekle birlikte bu projelerde, uluslararası kreditörler, ECA’lar ve IFI’lar tarafından desteklenen gelişmiş finansman yapıları kullanılmıştır. Bu projelerin sözleşmesel çerçeveleri; finansman yapılarını, kreditörlerin doğrudan sözleşmelerini, EPC ve işletme-bakım (“O&M”) düzenlemelerini ve uzun proje süreleri boyunca istikrarlı gelir akışını korumaya yönelik mekanizmaları içermiştir.

Bu projelerin önemi, SMR’lerle sektörel benzerliklerinden kaynaklanmamaktadır. Asıl önemleri, Türkiye’nin yabancı yatırımcıları, uzun vadeli sözleşmesel taahhütleri ve uluslararası proje finansmanı piyasalarının aşina olduğu finansman yapılarını içeren büyük ölçekli altyapı projelerini yönetme tecrübesini göstermeleridir.

Bu kurumsal tecrübe, benzer düzeyde eşgüdüm ve finansman sofistikasyonu gerektirmesi beklenen gelecekteki SMR projeleri bakımından özellikle önem kazanabilir.

SMR Projelerinde IGA’ların Rolü

Stratejik nükleer projeler bakımından bir IGA, yatırımın genel hukuki yapısını düzenleyen başlıca hükûmetler arası çerçeve işlevi görecektir.

Türkiye bu tür düzenlemeler konusunda deneyimlidir. Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi, 2010 yılında Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında imzalanan bir IGA uyarınca geliştirilmiştir. Benzer şekilde, Türkiye ile Japonya arasında nükleer iş birliğine ilişkin olarak geliştirilen çerçeve de bir IGA-HGA yapısını öngörmüştür.

Nükleer sektörün ötesinde de Türkiye, TürkAkım Boru Hattı Projesi, Bakü-Tiflis-Ceyhan (“BTC”) Boru Hattı Projesi ve Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi (“TANAP”) gibi stratejik sınır ötesi enerji projelerinde, IGA’lar ile desteklenen benzer proje yapılarından yararlanmıştır.

Bu düzenlemeler, olağan ticari sözleşmelerden farklıdır. Bunların amacı, siyasi iş birliğini belgelendirmenin ötesine geçmekte ve stratejik yatırımların yaşam döngüsü boyunca uygulanmasını yönetmek üzere projeye özgü hukuki çerçeveler tesis etmektedir. Anayasa uyarınca, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandıktan sonra IGA’lar kanun hükmünde olacak ve aynı zamanda Anayasa Mahkemesi önünde anayasaya uygunluk denetimine karşı koruma altında olacaktır. Sonuç olarak IGA’lar, hem ilgili projeye uygulanacak özel bir hukuki rejim olarak işlev görmekte hem de projenin temel sözleşmesel parametrelerinin belirlenmesi bakımından HGA’ların hukuki dayanağını oluşturmaktadır.

IGA’lar daha geniş finansman değerlendirmelerini de destekleyebilir. Akkuyu yapısı bu bağlamda faydalı bir örnek sunmaktadır. Ayrık elektrik alım sözleşmeleri kapsamında belirlenecek uzun vadeli elektrik alım taahhütlerine yapılan atıflar gelir öngörülebilirliğine katkı sağlamış, belirli teşvikler ve vergi muafiyetlerine yapılan atıflar ise projenin mali sürdürülebilirliğini desteklemeyi amaçlamıştır.

U.S. EXIM, U.S. International Development Finance Corporation (“DFC”) ve benzeri devlet destekli finansman kuruluşları bakımından, bu tür devlet taahhütleri stratejik altyapı yatırımlarının değerlendirilmesinde özellikle kritik hâle gelmektedir.

HGA’lar ve Proje Uygulaması

IGA, devlet düzeyindeki çerçeveyi çizerken, HGA, proje düzeyindeki temel uygulama aracı olarak işlev görecektir.

Benimsenen yapıya bağlı olarak HGA’lar, izin süreçlerinin koordinasyonu, arazi kullanım düzenlemeleri, vergi ve gümrükle bağlantılı destek mekanizmaları, iş gücüne ilişkin taahhütler ve ilgili kamu makamlarının uygulama yükümlülükleri gibi büyük ölçekli altyapı projelerinde sıkça karşılaşılan hususları düzenleyebilir. Ayrıca örnek/“standart” enerji satın alma anlaşmaları ve EPC sözleşmeleri ile kreditörlerle, EPC yüklenicileriyle ve O&M şirketleriyle ayrı ayrı imzalanacak doğrudan sözleşmeler de HGA’lara ek yapılabilir.

Uygulamada HGA’lar, yalnızca uygulama yükümlülüklerini belgeleyen metinler olmanın ötesinde, proje sözleşmesi olarak daha geniş bir işleve sahiptir. Yabancı katılım ve proje finansmanı yapıları içeren büyük ölçekli altyapı projelerinde kreditörler ve yatırımcılar, projenin uygulanmasını ve uzun vadeli işletilmesini etkileyen devlet taahhütleri ile güvence altına alınmış gelir akışları ve finanse edilebilir bir sözleşmesel ekosistem konusunda sıklıkla netlik aramaktadır. İzin yetki ve sorumluluklarının dağılımı, kamu makamları arasındaki koordinasyon, geçit hakları, gümrük işlemleri, vergi muafiyetleri, teşvikler ve belirli uygulama taahhütleri gibi hususlar, proje geliştirme ve finansman süreçlerinde çoğu zaman önem taşımaktadır. BTC ve TANAP HGA’larında olduğu gibi, bu hususlara uygulanacak genel ilkeler HGA’ların kapsamında düzenlenmektedir.

Birkaç on yıl boyunca işletilmesi öngörülen projeler bakımından sağlam bir hukuki çerçeve ile sözleşmesel kesinlik giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Düzenleyici yaklaşımda meydana gelen değişiklikler, kritik proje kilometre taşlarını etkileyen gecikmeler veya uygulama yükümlülüklerine ilişkin belirsizlikler, finansman varsayımlarını ve proje ekonomisini doğrudan etkileyebilir. Resmi Gazete’de de yayımlanan HGA’lar, devlet düzeyindeki taahhütler ile projenin fiilî uygulanması arasındaki başlıca bağlantı noktalarından biri olarak işlev görür; daha geniş devlet taahhütlerini proje düzeyindeki sözleşmesel yükümlülüklere ve uygulama mekanizmalarına dönüştürerek, değiştirilemez nitelikte bir sözleşmesel rejim sağlar ve önemli bir finanse edilebilirlik aracı olarak rol oynar.

SMR bağlamında, olası yaklaşımlardan biri, her bir münferit proje için ayrı proje şirketlerinin ayrı HGA’lar akdetmesidir. Bir başka yaklaşım ise aynı proje şirketi veya aynı IGA çerçevesi altında faaliyet gösteren yatırımcılar tarafından geliştirilecek birden fazla projeyi kapsayan daha geniş bir HGA yapısının benimsenmesi olabilir. Böyle bir yaklaşım, özellikle ilk SMR projesini, aynı proje katılımcıları tarafından geliştirilecek ilave tesislerin veya modüllerin izlemesi hâlinde, ister aynı sahada ister farklı sahalarda olsun, özel önem kazanabilir. Bu gibi durumlarda daha geniş bir HGA çerçevesi, mükerrer müzakere ihtiyacını azaltabilir ve proje uygulama düzenlemeleri bakımından daha yüksek bir tutarlılık sağlayabilir.

Finansman ve Yabancı Yatırımlara İlişkin Değerlendirmeler

Yabancı yatırım ve uluslararası finansmana erişim, Türkiye’de SMR’ların kurulumu bakımından merkezi bir önem kazanacaktır.

Gelecekteki finansman yapılarının sponsor özkaynağı, ECA destekli finansman, DFI katılımı, çok taraflı finansman ve ticari kredilendirme bileşimlerini içermesi beklenmektedir. Ancak uluslararası kreditörler açısından yalnızca finansman kapasitesi çoğu zaman yeterli değildir. Finansman kuruluşları genellikle devlet destek mekanizmaları, proje düzenlemelerinin icra edilebilirliği ve uygulanacak hukuki çerçevenin istikrarı dâhil olmak üzere projenin daha geniş hukuki çerçevesini de değerlendirir.

Bu husus, nükleer projeler bakımından özellikle önemlidir. SMR projelerinin, uzun işletme süreleri ve sermayenin geri kazanılmasının zamana yayıldığı yapılarla birlikte önemli miktarda başlangıç yatırımı gerektirmesi beklenmektedir. IFI’lar, bu nitelikteki projelere önemli tutarda sermaye tahsis etmeden önce, gelecekteki gelirler ve proje uygulamasına ilişkin varsayımlar bakımından daha yüksek düzeyde öngörülebilirlik aramaktadır. Bu nedenle, uzun vadeli PPA’ların Türkiye’de gelecekte geliştirilecek SMR projelerinin en önemli bileşenlerinden biri olması beklenmektedir. İstikrarlı gelir akışlarını destekleyebilecek bir mekanizma bulunmadığı takdirde, örneğin devlet destekli alım taahhütleri veya proje tarafından üretilen elektriğin satın alınmasını güvence altına alan düzenlemeler, yani PPA’lar olmaksızın, yüksek sermaye harcaması gerektiren projeler için büyük ölçekli uluslararası finansman sağlamak güçleşebilir.

Türk piyasası, enerji sektöründe gelir destek mekanizmalarına ilişkin yararlı örnekleri halihazırda sunmaktadır. Türkiye’de yenilenebilir enerji projeleri, tarihsel olarak Yenilenebilir Enerji Kaynaklarını Destekleme Mekanizması (“YEKDEM”) kapsamındaki destek düzenlemelerinden yararlanmıştır. YEKDEM, belirli süreler için uygun yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen elektrik bakımından garantili alım yapıları ve sabit fiyat destek mekanizmaları getirmiştir. Bu mekanizmalar, yatırımcılar ve kreditörler açısından gelir öngörülebilirliğinin artmasına ve finansman öngörülebilirliğinin güçlenmesine katkı sağlamıştır. Uluslararası uygulama da nükleer sektörde benzer yaklaşımların bulunduğunu göstermektedir.

Gelir destek mekanizmalarına ek olarak, bankability analizi gelişim ve inşaat dönemlerinde ortaya çıkan risklere de odaklanmaktadır. İnşaat riskleri, gecikmeler ve maliyet aşımları ise ayrı değerlendirilmesi gereken hususlar olmaya devam etmekte olup, bunların çoğu zaman daha geniş proje yapıları ve sözleşmesel koruma mekanizmaları aracılığıyla dağıtılması gerekmektedir. Türkiye’nin büyük ölçekli PPP projelerindeki tecrübesi, uygulama aşamalarında yeniden yapılandırma süreçlerinin yönetimi ve finansman yapılarının korunması bakımından yararlı bir kurumsal deneyim sunmaktadır.

Nükleer finansmandaki güncel eğilimler de devlet destekli kuruluşlar ile ihracat finansmanı kuruluşlarının artan katılımını ortaya koymaktadır. U.S. EXIM, DFC ve diğer ECA’lar gibi kuruluşlar, projeleri giderek daha fazla yalnızca ticari açıdan değil; aynı zamanda daha geniş kamusal destek yapıları, siyasi risk değerlendirmeleri ve güvenlik tedbirlerinin belirginliği ışığında da incelemektedir. Bu nedenle gelir öngörülebilirliği, kamusal taahhütlerin icra edilebilirliği ve genel hukuki rejimin istikrarı finansman süreçlerinde kritik önem taşıyan hususlar hâline gelebilir.

Bu noktada, ilgili HGA’nın eki olarak standartlaştırılmış PPA taahhütleri ve doğrudan sözleşmeleri içeren veya bunlardan ayrı olarak proje düzeyindeki PPA düzenlemeleriyle desteklenen bütünleşik bir IGA-HGA yapısı özellikle önemli hâle gelebilir. Bu tür düzenlemeler, risklerin ve sorumlulukların daha açık bir şekilde dağıtılmasını sağlayarak ve proje finansmanı yapılarının dayandığı uygulama varsayımları bakımından daha yüksek bir kesinlik sunarak projelerin finansman profilini ve bankability düzeyini güçlendirebilir.

Sonuç

SMR’ların kurulumu, yeni bir enerji teknolojisinin kullanılmasının ötesine geçen fırsatlar sunmaktadır. Stratejik enerji altyapısına büyük ölçekli yatırım çekmek isteyen ülkeler bakımından, projelerin hayata geçirilmesini destekleyen yapı, kimi zaman dayanak teknolojinin kendisi kadar önemli hâle gelebilmektedir.

Türkiye’nin PPP yapıları ve devlet destekli altyapı projelerine ilişkin tecrübesi, bu bakımdan yararlı bir çıkış noktası sağlayabilir. Yabancı kreditörlerin katıldığı gelişmiş proje finansmanı düzenlemeleri ile uzun vadeli sözleşmesel çerçeveler içeren büyük ölçekli PPP projeleri, Türk piyasasında halihazırda bilinen yapılardır. Benzer şekilde, stratejik enerji projelerinde IGA esaslı yapılar konusundaki önceki deneyim de gelecekteki SMR projeleri bakımından benzer yaklaşımların değerlendirilmesine zemin hazırlamaktadır.

Tamamen yeni bir sistem kurmak yerine, Türkiye’de gelecekte oluşturulacak bir SMR çerçevesi, mevcut kurumsal tecrübe ile yerleşik proje finansmanı uygulamaları üzerine inşa edilebilir. PPP ilkelerini, devletler düzeyindeki IGA düzenlemelerini ve proje düzeyindeki HGA’ları bir araya getiren katmanlı bir yapı; hukuki belirliliğe katkı sağlayabilir, bankability kaygılarını giderebilir, finansman süreçlerini destekleyebilir ve yatırımcı güvenini güçlendirebilir. Aynı zamanda, uzun vadeli PPA’lar ve gelir destek mekanizmaları, gelir öngörülebilirliğini destekleyen ve uluslararası finansmana erişimi kolaylaştıran başlıca unsurlardan biri hâline gelebilir.

SMR yarışının küresel ölçekte hızlandığı bir dönemde, yalnızca teknik imkânlar değil, aynı zamanda güvenilir hukuki ve finansman çerçeveleri de sunabilen ülkeler, stratejik yatırımı ve uzun vadeli uluslararası finansmanı ön alıcı biçimde çekme bakımından daha avantajlı bir konumda olacaktır.

ESG Çeyreklik Bülten · 07 · Kredi Hükümleri

ESG Hedeflerinden Kredi Hükümlerine: Sürdürülebilirlik Bağlantılı Kredilerin Arkasındaki Hukuki Mesele

Piraye Kuranel Başol (Ortak) & Sertaç Coşgun (Kıdemli Avukat)

Sürdürülebilirlik Bağlantılı Krediler Neden Önemlidir?

Paris Anlaşması ve Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin ardından sürdürülebilir finansman, şirketlerin finansman stratejilerinin giderek daha önemli bir parçası haline gelmiştir. İklim dönüşümünün yalnızca kamu bütçeleriyle finanse edilmesi mümkün olmamakla birlikte, özel sermayenin düşük karbonlu ve sosyal açıdan sorumlu yatırımları desteklemesi yönündeki beklenti de artmaktadır. Bu finansman güçlüğü, özellikle küçük modüler reaktörler (“SMR”) gibi yüksek sermaye yatırımı gerektiren iklim dönüşümü teknolojileri bakımından daha belirgin hale gelmektedir. Nükleer projeler; ölçekleri, yüksek sermaye yatırımı gerekliliği, uzun inşaat süreleri, teknik karmaşıklığı ve risk dağılımı nedeniyle geleneksel olarak finanse edilmesi zor projeler olmuştur. Bu bağlamda sürdürülebilirlik bağlantılı krediler (“SBK”), kredi gelirlerinin belirli bir yeşil projeye tahsis edilmesini gerektirmeksizin kredi alanlara sürdürülebilirlik bağlantılı finansmana erişim imkânı sağlamaları nedeniyle cazip kurumsal finansman araçlarından biri olarak değerlendirilebilir.

Ancak bu esneklik, aynı zamanda başlıca hukuki ve pratik endişeleri de beraberinde getirmektedir. Bir kredinin sürdürülebilirlik unsurunun yalnızca geniş çevresel, sosyal ve yönetişim (“ESG”) kriterleri çerçevesinde kurgulanması halinde, SBK etiketi ölçülebilir bir sürdürülebilirlik sonucu yaratmaksızın itibari bir değer yaratabilir. Dolayısıyla bu makalenin ana konusu yalnızca SBK’lerin ne olduğuna ilişkin olmayıp, aynı zamanda bir SBK kapsamındaki sürdürülebilirlik taahhütlerinin ölçülebilir, doğrulanabilir ve kredinin ekonomik koşullarına yansıtılabilir şekilde nasıl yeterli açıklıkta düzenlenebileceğidir.

SBK’lerin İşleyişi: Sürdürülebilirlik Performansının Kredi Hükümlerine Bağlanması

2.1. SBK’lerin Performansa Dayalı Yapısı

SBK’ler, kredi tutarının kredi alanın genel kurumsal amaçları için kullanılabildiği kurumsal finansman yapıları olarak düzenlenmektedir. Bu kredilerin ayırt edici özelliği, kredi tutarının belirli bir yeşil veya sosyal projeye tahsis edilmesi değil, kredi alanın sürdürülebilirlik performansı ile kredinin finansal veya yapısal özellikleri arasında kurulan bağlantıdır. Bu özellik, SBK’leri yeşil krediler ve yeşil tahviller gibi kullanım amacı belirli finansman ürünlerinden ayırmaktadır. Söz konusu araçlarda sürdürülebilirlik unsuru, esas olarak finansmanın kullanım amacıyla bağlantılıdır. Buna karşılık bir SBK’de sürdürülebilirlik unsuru, kredi süresi boyunca kredi alanın önceden kararlaştırılmış sürdürülebilirlik hedeflerine ilişkin performansına bağlanmaktadır.

SBK’ler bakımından temel piyasa referansı, ilk olarak 2019 yılında Kredi Piyasası Birliği (“Loan Market Association” veya “LMA”), Asya Pasifik Kredi Piyasası Birliği (“Asia Pacific Loan Market Association” veya “APLMA”) ve Loan Syndications and Trading Association (“LSTA”) tarafından yayımlanan Sürdürülebilirlikle Bağlantılı Kredi İlkeleri’dir (“Sustainability Linked Loans Principles” veya “SLLP”). SLLP, SBK’leri, kredi alanın önemli ve ölçülebilir şekilde önceden belirlenmiş sürdürülebilirlik performans hedeflerine ulaşıp ulaşmamasına bağlı olarak finansal ve/veya yapısal özellikleri değişebilen kredi araçları ve/veya şarta bağlı kredi imkânları olarak tanımlamaktadır. Bu özellik, SBK’leri olağan kredi olanaklarından ayırmaktadır. Bu durum bir kredinin, yalnızca kredi sözleşmesinde genel ESG ifadelerine yer verilmesi veya kredi alanın bir sürdürülebilirlik stratejisi benimsemiş olması nedeniyle sürdürülebilirlik bağlantılı hale gelmediğini göstermektedir. Sürdürülebilirlik unsuru, belirli performans hedeflerine dönüştürülmeli, üzerinde mutabık kalınan göstergelere göre ölçülmeli ve finansmanın sözleşme şartlarına yansıtılmalıdır.

2.2. Bir SBK’nin Beş Temel Unsuru

SLLP, SBK’lerin beş temel unsurunu belirlemektedir: temel performans göstergelerinin (“Key Performance Indicators” veya “KPI”), sürdürülebilirlik performans hedeflerinin (“Sustainability Performance Targets” veya “SPT’ler”) belirlenmesi, kredinin karakteristiği, raporlama ve doğrulama. Bu unsurlar bir SBK’nin sözleşmesel çerçevesini oluşturmaktadır. Bu beş temel unsur birbiriyle uyumlu bir şekilde çalışır: KPI’lar neyin ölçüleceğini belirler, SPT’ler gerekli iyileştirme düzeyini belirler, kredi özellikleri hedeflerin tutturulması veya tutturulamamasının sonuçlarını belirler, raporlama gerekli bilgileri sağlar ve doğrulama da bu bilgilerin güvenilirliğini test eder.

KPI’ların Seçimi – Ölçülecek Hususların Belirlenmesi

KPI’lar, kredi alanın sürdürülebilirlik performansının hangi unsurunun ölçüleceğini belirler. Bu göstergeler açıkça tanımlanmış, ölçülebilir, kredi alanın faaliyetleri açısından önemli ve genel sürdürülebilirlik stratejisiyle tutarlı olmalıdır. Tipik KPI’lar sera gazı emisyonları, yenilenebilir enerji tüketimi, enerji verimliliği, cinsiyet eşitliği, çalışan güvenliği, atık azaltımı, su kullanımı veya tedarik zinciri standartlarına ilişkin olabilmektedir.

Genel ESG derecelendirmeleri arka planda faydalı olabilir; ancak bunlar, somut, ölçülebilir ve doğrulanabilir KPI’ların yerine geçmemelidir. Bir ESG derecelendirmesi genellikle bir şirketin sürdürülebilirlik profiline ilişkin genel bir değerlendirmeyi yansıtırken, bir SBK ise kredi süresi boyunca kararlaştırılmış hedeflere göre test edilebilecek performans göstergelerini gerektirir.

SPT’lerin Kalibrasyonu – Gerekli Performans Seviyesinin Belirlenmesi

SPT’ler, seçilen KPI’lar esas alınarak kredi alanın ulaşmayı taahhüt ettiği performans veya iyileştirme düzeyini belirler. KPI’lar ile SPT’ler arasındaki ayrım önemlidir: KPI ölçülecek metriği tanımlarken, SPT ise ulaşılacak hedefi belirler. SPT’ler iddialı olmalı ve sadece olağan işleyişin devamı niteliğinde olmamalı ya da kredi alanın zaten ulaşması beklenen hedefleri yansıtmamalıdır.

Kredinin Doğası – Performansın Sözleşmesel Sonuçlara Bağlanması

Kredinin sınıflandırılması, ilgili SPT’lere ulaşılıp ulaşılmamasının sözleşmesel sonuçlarını belirler. En yaygın sonuç, bir marj ayarlama mekanizması olup bu mekanizma kapsamında, kredi alan kararlaştırılan SPT’leri yerine getirirse geçerli marj düşebilmekte ve yerine getiremezse ise artabilmektedir. Bununla birlikte, SLLP daha geniş bir kapsamda finansal ve/veya yapısal özelliklere atıfta bulunarak, açıkça belgelenmiş başka sonuçlara da imkân tanımaktadır.

Raporlama – Performansın Test Edilmesi İçin Gerekli Bilginin Sağlanması

Raporlama yükümlülükleri, kredi alanın performansını kararlaştırılan KPI’lar ve SPT’ler açısından değerlendirmek için gerekli bilgileri sağlar. Bu nedenle, kredi sözleşmesinde sunulacak bilgiler, ilgili raporlama dönemi, son teslim tarihi ve uygulanacak hesaplama metodolojisi açıkça düzenlenmelidir.

Doğrulama – Sürdürülebilirlik Bilgisinin Güvenilirliğinin Test Edilmesi

Doğrulama işlemi, bir denetçi, sürdürülebilirlik güvence hizmeti sağlayıcısı, çevre danışmanı veya diğer nitelikli bağımsız denetçiler tarafından gerçekleştirilebilir. Kredi sözleşmesinde, doğrulamanın ne zaman gerekli olduğu, kim tarafından sağlanabileceği ve doğrulamanın yapılmaması veya bir tutarsızlık tespit edilmesi durumunda ortaya çıkacak sonuçlar belirtilmelidir.

SBK’lerin Yeşil Krediler ve Yeşil Tahvillerden Farkı

SBK’ler, yeşil tahviller (“YT”) ve yeşil krediler (“YK”) ile karşılaştırıldığında daha iyi anlaşılabilir. Her üç araç da genel olarak sürdürülebilir finansman çerçevesi içinde yer almakla birlikte farklı mekanizmalara dayanmaktadır.

YT’ler ve YK’ler genel olarak kullanım amacı belirli finansman araçlarıdır. Sürdürülebilirlik özellikleri, fonların yenilenebilir enerji, kirliliğin önlenmesi, enerji verimliliği veya çevreye fayda sağlayan diğer projeler gibi uygun yeşil projelere tahsis edilmesiyle bağlantılıdır.

Buna karşılık SBK’ler, performansa dayalı araçlardır. Kredi gelirleri genellikle kredi alanın genel kurumsal amaçları için kullanılabilir. Sürdürülebilirlik özelliği belirli bir projeye değil, kararlaştırılan KPI’lar ve SPT’lere göre kredi alanın performansına bağlıdır.

Bu ayrım aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

Araç Finansmanın Kaynağı Gelirlerin Kullanımı Sürdürülebilirlik Bağlantısı Ana Sorun
YK Kredi verenler / Bankalar Uygun yeşil projelerle sınırlı Proje / kullanım amacı esaslı Uygunluk, tahsis ve izleme
YT Sermaye piyasaları / Yatırımcılar Uygun yeşil projelerle sınırlı Proje / kullanım amacı esaslı Aydınlatma, dış denetim ve yatırımcıların korunması
SBK Kredi verenler / Bankalar Genellikle kurumsal amaçlarla kullanılabilir Kredi alanın KPI’lara / SPT’lere göre performansı KPI seçimi, SPT hedefleri, raporlama ve doğrulama

Sürdürülebilirlik Bağlantısının Sözleşmeye Yansıtılması: KPI’lar, SPT’ler ve Düzeltici Önlemler

Bir SBK’nin gücü, sürdürülebilirlikle bağlantılı hükümlerinin nasıl kaleme alındığında yatmaktadır. İyi hazırlanmış bir kredi sözleşmesi, kredi alanın daha sürdürülebilir olmayı amaçladığına dair genel bir ifadeye dayanmamalıdır. Sözleşme, ilgili KPI’ları, referans değerleri, SPT’leri, ölçüm dönemlerini, hesaplama metodolojisini, raporlama tarihlerini, doğrulayıcıyı ve performans gösterilmesi veya gösterilmemesi durumunda ortaya çıkacak sözleşmesel sonuçları açıkça belirtmelidir.

KPI’ların ve SPT’lerin niteliğini değerlendirmek için kullanılabilecek faydalı bir yöntem, önemlilik, hedef yüksekliği ve güvenilirlik kriterlerini dikkate almaktır. KPI’lar, kredi alanın faaliyeti ve sürdürülebilirlik stratejisi açısından önemli olmalı, SPT’ler ise “olağan iş akışı”nın ötesinde önemli iyileştirmeleri yansıtmalı ve net bir kapsam, önceden belirlenmiş zaman çizelgeleri ve güvenilir karşılaştırma ölçütleriyle desteklenmelidir. Ayrıca, ESG derecelendirmeleri doğrudan KPI olarak kullanılmamalıdır.

SMR ile ilgili finansman bağlamında ise, SBK’lerin sürdürülebilirlik bağlantılı niteliğinin yalnızca nükleer enerjinin düşük karbonlu olduğu şeklindeki genel bir ifadeye dayandırılmaması gerektiği anlamına gelir. Bir SMR geliştirme projesinde SBK kullanılıyorsa, KPI’lar kredi alanın iklim geçiş stratejisinin ölçülebilir unsurlarına bağlanmalıdır. Örneğin, bu KPI'lar (i) elektrik üretiminin karbon yoğunluğunda azalma, (ii) sabit düşük karbonlu üretim kapasitesinde artış, (iii) fosil yakıtlı üretimin ikamesi, (iv) emisyon azaltımları, (v) su kullanım verimliliği, (vi) güvenlikle ilgili kilometre taşları, (vii) atık yönetimi kilometre taşları veya (viii) tedarik zinciri sürdürülebilirlik standartlarını içerebilir.

Belirsiz SPT’ler hukuki belirsizliğe yol açar. Bir hedefin geniş ifadelerle düzenlenmesi halinde, kredi alanın gerçekte neyi başarması gerektiğinin belirlenmesi zor olabilir. Bu durum hem SBK etiketinin güvenilirliğini hem de sözleşme mekanizmasının işleyişini zayıflatır. Aynı endişe, raporlama ve doğrulama süreçleri için de geçerlidir. Raporlama yapılmaması, verilerin hatalı olması, hesaplama metodolojisinin tahrif edilmesi veya doğrulama yapılmasının reddedilmesi, sözleşmeye uygunluğun ve bilgilerin güvenilirliğinin ihlali anlamına gelebilir.

Fiyatlandırma mekanizması, bir SBK’nin en belirgin sözleşme özelliğidir. Basit, tek yönlü bir yapıda, kredi alan, üzerinde anlaşmaya varılan kriterleri karşıladığı takdirde marj indirimi alır. İki yönlü bir yapıda ise, kredi alan, performansının düşmesi veya hedeflerin tutturulamaması durumunda marj artışıyla da karşı karşıya kalabilir. İşleme bağlı olarak, fiyatlandırma değişikliği genel bir ESG notuna, ayrı KPI sonuçlarına veya fiyatlandırma avantajının geçerli olabilmesi için tüm hedeflerin tutturulması gereken bir “ya hep ya hiç” testine bağlı olabilir.

Ancak, fiyatlandırma taslak hazırlarken dikkate alınması gereken tek husus olmamalıdır. Kredi sözleşmesi ayrıca sürdürülebilirlik bilgisinin sunulmamasının, doğrulama sağlanmamasının, yanıltıcı bilgi verilmesinin, kredi alanın faaliyetlerinde KPI veya SPT’lerin geçerliliğini etkileyen değişikliklerin ve herhangi bir sınıflandırmadan çıkarma mekanizmasının sonuçlarını da düzenlemelidir.

SBK’lerin sözleşmesel niteliği, LMA’nın SBK’lere ilişkin taslak hükümlerinde de görülmektedir. Her ne kadar bu hükümler açıkça bağlayıcı olmayıp yalnızca işlem özelinde müzakere için bir başlangıç noktası olarak tasarlanmış olsa da sürdürülebilirlik bağlantısının işlerlik kazanabilmesi için hangi tür hükümlere ihtiyaç duyulabileceğini göstermektedir. Bunlar arasında KPI’lar, SPT’ler, baz değerler, hesaplama metodolojisi, sürdürülebilirlik bilgisi, sürdürülebilirlik uyum sertifikaları, doğrulama raporları ve sürdürülebilirlik marj ayarlama mekanizmalarına ilişkin tanımlar yer almaktadır. Bu nedenle taslak hükümler, bir SBK’nin güvenilirliğinin SBK etiketinin kendisinden ziyade, kredi sözleşmesinin sürdürülebilirlik performansının sonuçlarını ölçmek, raporlamak, doğrulamak ve uygulamak için işlevsel bir mekanizma içerip içermediğine bağlı olduğu görüşünü desteklemektedir.

Raporlama ve Doğrulama: “Greenwashing” Riskinin Yönetilmesi

SBK’ler, özellikle kredinin sürdürülebilirlikle bağlantılı özelliklerinin güvenilir veriler, ölçülebilir hedefler ve bağımsız doğrulama ile desteklenmediği durumlarda, şeffaflık eksikliği ve greenwashing riskleri nedeniyle sıklıkla eleştirilmektedir.

Bu nedenle raporlama ve doğrulama, bir SBK’nin işleyişinde merkezi bir öneme sahiptir. Kredi alan, ilgili SPT’lerin gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini gösteren verileri sunmalı ve kredi verenler, herhangi bir marj ayarlaması veya diğer sözleşme sonuçlarını uygulamadan önce bu verilere güvenebilmelidir. Raporlamanın eksik veya hatalı olması ya da doğrulama ile desteklenmemesi hâlinde, sürdürülebilirlik bağlantılı mekanizma hem sözleşmesel belirsizliğe hem de greenwashing eleştirilerine açık hale gelir.

Greenwashing, işlemin çeşitli tarafları için sonuçlar doğurabilir. Bir kredi alan, sürdürülebilirlik performansını yanlış beyan ederse veya raporlama taahhütlerini ihlal ederse, sözleşmesel sonuçlarla karşı karşıya kalabilir. Kredi veren ise bir finansman imkanını sürdürülebilirlik bağlantılı olarak pazarlaması halinde itibari veya düzenleyici incelemeye maruz kalabilir. Dış inceleme kuruluşları tarafından yapılan değerlendirmelerin yüzeysel veya yeterince bağımsız olmadığı izlenimi doğması halinde bu kuruluşlar da eleştirilebilecektir.

Bu nedenle, kredi sözleşmesinde raporlama takvimi, hesaplama metodolojisi, sürdürülebilirlik bilgilerinin biçimi, doğrulama gereklilikleri ve raporlama veya doğrulama yapılmamasının sonuçları açıkça düzenlenmelidir. Bu hükümler sadece usule ilişkin değildir. Bunlar, sürdürülebilirlikle bağlantılı yapının uygulanabilirliğini ve güvenilirliğini destekleyen kanıt niteliğindeki güvence mekanizmalarıdır.

Sonuç

SBK’ler, sürdürülebilir finansın genel gelişimi kapsamında önemli bir finansman aracı haline gelmiştir. Bu araçların temel avantajı esnekliklerinde yatmaktadır. YK’ler veya YT’lerden farklı olarak, SBK’ler elde edilen gelirlerin belirli bir yeşil projeye tahsis edilmesini şart koşmaz. Bunun yerine, kredi alanın finansman koşullarını, üzerinde mutabık kalınan sürdürülebilirlik hedeflerine göre gösterdiği performansa bağlar. Aynı analiz, SMR ile ilgili finansman için de geçerlidir. SBK'ler açısından asıl mesele, SMR'ların düşük karbonlu teknoloji olarak sunulup sunulmadığı değil, kredi alanın SMR ile ilgili stratejisinin önemli KPI'lara, iddialı SPT'lere, güvenilir raporlamaya, bağımsız doğrulamaya ve açıkça düzenlenmiş kredi sonuçlarına yansıtılıp yansıtılmadığıdır.

Bu durum SBK’leri, finansman stratejisini sürdürülebilirlik hedefleriyle uyumlu hale getirmek isteyen ve aynı zamanda kredi tutarını genel kurumsal amaçları için kullanma esnekliğini korumak isteyen şirketler bakımından cazip kılmaktadır. Ancak aynı esneklik hukukî riskler ve güvenilirlik riskleri de yaratmaktadır. İlgili KPI'lar önemsizse, SPT'ler zayıfsa veya raporlama ve doğrulama süreci yetersizse, SBK etiketi ölçülebilir bir sürdürülebilirlik sonucu üretmeden itibar değeri yaratabilir. Bu nedenle, bir SBK'nin güvenilirliği büyük ölçüde sözleşme yapısının kalitesine bağlıdır. İyi yapılandırılmış bir SBK, geniş sürdürülebilirlik taahhütlerini açık sözleşmesel hükümlere dönüştürmelidir. Bu hükümler arasında tanımlanmış KPI’lar, iddialı ve ölçülebilir SPT’ler, raporlama yükümlülükleri, doğrulama gereklilikleri ve finansal veya yapısal sonuçlar yer almalıdır.

ESG Çeyreklik Bülten · 08 · Yapay Zekâ

Yapay Zekânın Artan Enerji İhtiyacı ve Küçük Modüler Reaktörlerin (SMR) Olası Rolü

Ahu Sazcı Uzun (Ortak)

Yapay Zekâ Devrimi

Yapay zekâ, kısa süre içerisinde elektrik tüketimi en yüksek teknolojilerden biri hâline gelmiş durumda. Daha güçlü yapay zekâ modelleri geliştirme, dev ölçekli veri merkezleri kurma ve yapay zekâ destekli bulut altyapılarını genişletme yönündeki küresel yarış, dünya genelindeki elektrik talebi öngörülerini yeniden şekillendirmekte.

Dijitalleşmenin önceki evreleri verimlilik artışını beraberinde getirmesine rağmen enerji tüketiminde bu denli büyük bir sıçrama yaratmamıştı. Ancak üretken yapay zekâ bu açıdan farklı bir yerde konumlanıyor. Nitekim zaman zaman “enerjiye aç bir canavar” olarak nitelendirilmesi de bir tesadüf değil. Günümüzün gelişmiş yapay zekâ sistemleri, hem eğitim (training) hem de çıkarım (inference) süreçlerinde son derece yüksek bir işlemci kapasitesine ihtiyaç duymakta; bu da sürdürülebilir, kesintisiz ve uzun vadeli elektrik teminine yönelik olarak daha önce benzeri görülmemiş bir talep yaratmakta.

Güvenilir ve Düşük Karbon Salınımlı Enerji Arayışı

Uluslararası Enerji Ajansı'na (IEA) göre dünya, dijitalleşme, elektrikli ulaşım, veri merkezleri ve yapay zekâ uygulamalarının etkisiyle yeni bir “Elektrik Çağı”na girmekte. Elektrik talebindeki bu dönüşüm, şirketlerin enerji güvenliği ve emisyon azaltımı hedefleriyle birlikte değerlendirildiğinde, nükleer enerjiye yönelik küresel ilgiyi son yılların en yüksek seviyesine taşıyor.

IEA öngörülerine göre, veri merkezlerinin küresel elektrik tüketiminin 2030 yılına kadar yaklaşık iki katına çıkarak yıllık 945 TWh seviyesine ulaşması beklenmekte. Bu miktar, Japonya’nın mevcut yıllık elektrik tüketiminin dahi üzerinde bir seviyede ve söz konusu artışın temel itici gücünü ise yapay zekâ oluşturuyor. IEA verileri yalnızca 2025 yılında, yapay zekâ odaklı tesislerin elektrik tüketiminde yaklaşık %50 oranında artış gerçekleştiğine işaret ediyor. Bu gelişme, veri merkezlerinin artık yalnızca teknoloji sektörünün değil, enerji planlamasının da temel unsurlarından biri hâline geldiğini göstermekte. Nitekim IEA, yapay zekâ ve veri merkezlerinden kaynaklanan yeni talebin, birçok ülkede uzun vadeli elektrik altyapısı yatırımlarının yeniden değerlendirilmesine yol açtığını belirtmektedir.

Talebin boyutu abartılı görünse de gerçeği yansıtmaktadır. Tek bir büyük ölçekli yapay zekâ veri merkezi dahi 100 MW ile 1 GW arasında elektrik tüketebilmektedir. Bunun yaklaşık olarak orta büyüklükte bir şehrin enerji ihtiyacına denk bir seviyede olması da söz konusu tüketimin boyutunun zihinlerde somutlaşması için iyi bir ölçüt teşkil etmekte.

Ancak asıl mesele tüketilen elektriğin miktarından ziyade, kesintisiz olması. Kısa süreli elektrik kesintileri dahi yüksek maliyetli operasyonların aksamasına ve kritik donanımların zarar görmesine yol açabilme riskini gündeme getirebilmekte. Güneş ve rüzgâr enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklar çözümün önemli bir parçasını oluşturmakla birlikte, dev ölçekli yapay zekâ tesislerinin ihtiyaç duyduğu kesintisiz ve öngörülebilir enerji arzını her zaman sağlayamadığından, bunlara eşlik edecek tamamlayıcı bir elektrik kaynağına ihtiyaç duymakta.

Ülkeler, mevcut nükleer enerji kapasitesinin korunmasına veya artırılmasına yönelik politikalara ve yatırım girişimlerine artan bir eğilim göstermeye başlamış olup, Türkiye'nin uzun vadede yaklaşık 5 GW SMR kapasitesi geliştirme hedefi de bunun dikkat çekici örneklerinden birini oluşturmakta.

Devletler, enerji şirketleri ve teknoloji devleri bugün aynı soruya cevap arıyorlar: Elektrik şebekelerinin istikrarını bozmadan ve karbon salınımlarını artırmadan, yapay zekâ büyümesini destekleyecek düşük karbon salınımlı elektrik nasıl sağlanabilir?

Küçük modüler reaktörler (“SMR”), hem sahip olduğu sürdürülebilirlik (sustainability) avantajı hem de yeni nesil teknolojileri ile bu sorunun en iyi cevaplardan biri olarak öne çıkıyor.

Küçük Modüler Reaktörler: Potansiyel Bir Çözüm

SMR’ler, geleneksel büyük ölçekli nükleer santrallere kıyasla daha düşük kapasitede elektrik üretmek üzere tasarlanmış yeni nesil nükleer reaktörlerdir. Her bir modül genellikle 300 MW’a kadar üretim kapasitesine sahip olup, bu da geleneksel bir nükleer reaktörün kapasitesinin yaklaşık üçte birine karşılık gelmekte.

Geleneksel nükleer santrallerden farklı olarak SMR’lerin fabrika ortamında üretilmesi ve sahada modüler şekilde monte edilmesi öngörülmekte. Bu yaklaşımın büyük ölçekli geleneksel nükleer santrallerde görülen uzun inşaat sürelerini kısaltması, yüksek başlangıç yatırımı da dahil olmak üzere finansman risklerini azaltması ve sermaye ihtiyacını düşürmesi bekleniyor. Ayrıca tesislerin zaman içinde artan ihtiyaçları bakımından birden fazla modülün bir araya getirilmesi veya ek modüllerin dahil edilmesi imkânlarıyla daha yüksek enerji ihtiyaçlarını da karşılayabilme esnekliği sağlıyor.

SMR’lar, işletme sırasında karbon salınımı oluşturmadan yirmi dört saat boyunca istikrarlı ve görece sürdürülebilir elektrik sağlayabilmekteler. Bu özellik, kesintisiz faaliyet göstermek zorunda olan yüksek ölçekli veri merkezlerinin öngörülebilir enerji gereksinimleriyle büyük ölçüde örtüşmekte.

Bunun yanı sıra SMR’ların enerji talebinin yoğun olduğu merkezlere daha yakın konumlandırılabiliyor oluşu da önemli bir avantaj. Geleneksel nükleer santraller geniş araziler, uzun izin süreçleri ve kapsamlı iletim altyapıları gerektirirken, SMR’ların daha esnek ve ölçeklenebilir bir coğrafi dağılıma sahip olması öngörülmekte. Bu da gelecekte yapay zekâ kampüslerinin kendi enerji altyapıları içerisinde özel bir nükleer enerji üretim kapasitesi barındırabilmesine imkân tanıyabilir.

Teknoloji Şirketleri Neden Nükleer Enerjiye Yöneliyor?

Günümüz trendlerine uygun olarak tüm diğer sektörlerde olduğu gibi teknoloji şirketlerinin de çevre duyarlılığına yönelik uygulamaları önem kazanmış durumda ve bu yönde iddialı hedefler belirlenerek kamuoyuna ilan ediliyor. Microsoft, Google, Amazon ve Meta gibi teknoloji devleri, bir yandan karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik taahhütlerini duyururken, diğer yandan yapay zekâ altyapılarını agresif biçimde büyütmekteler. Nükleer enerji ve SMR’lar, ilk bakışta birbiriyle çelişen bu iki hedef arasında denge kurulabilmesine imkân tanıyan önemli bir seçenek olarak görülmekte.

Bu şirketler, yalnızca uzun vadeli enerji satın alma anlaşmaları yapmakla yetinmemekte, aynı zamanda ileri nükleer teknoloji geliştiricileri ve temiz enerji şirketleriyle iş birlikleri kurmakta, hatta bazı durumlarda nükleer geliştiricilerine yatırım yapmaktalar.

Microsoft’un, Eylül 2024'te gelecekteki faaliyetlerinden kaynaklanacak elektrik talebini karşılamak amacıyla ABD'nin en büyük nükleer enerji üreticilerinden biri olan Constellation Energy ile 20 yıllık bir enerji satın alma anlaşması imzaladığı biliniyor. Bu anlaşmanın, ekonomik nedenlerle 2019 yılında kapatılan Pennsylvania'daki Three Mile Island Unit 1 reaktörünün yeniden devreye alınmasını sağlaması bekleniyor.

Benzer şekilde Google'ın Kairos Power ile gerçekleştirdiği 500 MW'lık satın alma anlaşması, gelişmiş nükleer teknolojilere yönelik özel sektör desteğinin önemli örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Söz konusu anlaşma, bir teknoloji şirketi tarafından küçük modüler reaktörlerden elektrik satın alınmasına yönelik ilk kurumsal anlaşma olarak değerlendirilmekte. Anlaşma kapsamında Kairos Power'ın ilk SMR ünitesinin 2030 yılı civarında devreye alınması, ilave reaktörlerin ise 2035 yılına kadar kademeli olarak işletmeye alınması hedefleniyor.

Amazon ise yalnızca uzun vadeli elektrik tedarik anlaşmaları yapmakla yetinmeyerek, aynı zamanda SMR teknolojilerinin geliştirilmesine doğrudan sermaye desteği sağlamayı tercih etti. Bu kapsamda şirket, gelişmiş reaktör geliştiricisi X-energy'nin finansman turuna lider yatırımcı olarak katılmış ve Washington eyaletindeki Energy Northwest ile iş birliği kapsamında yürütülen ileri reaktör projesini destekledi. Projenin ilk aşamada yaklaşık 320 MW kurulu güce sahip dört reaktörden oluşması planlanırken, ilerleyen aşamalarda kapasitenin 960 MW'a kadar artırılabilmesi öngörülmekte. Amazon ayrıca X-energy ile birlikte 2039 yılına kadar ABD genelinde 5 GW'ın üzerinde bir yeni nükleer üretim kapasitesinin geliştirilmesini hedeflediğini açıkladı.

Meta da veri merkezlerinden kaynaklanacak elektrik ihtiyacını karşılamak amacıyla 1 ila 4 GW arasında yeni nükleer üretim kapasitesi geliştirilmesine yönelik bir tedarik süreci başlattı. Bu kapasite büyüklüğü, birçok geleneksel nükleer santralin toplam üretim kapasitesine yaklaşmakta olup, teknoloji şirketlerinin enerji planlamasında nükleer enerjiye ne ölçüde stratejik önem vermeye başladığını gösteriyor.

Oracle ise yapay zekâ veri merkezlerinin gelecekteki enerji ihtiyaçlarının yalnızca mevcut şebeke altyapısı ile karşılanamayabileceği varsayımından hareketle, SMR’lar ile desteklenecek dev ölçekli veri merkezi kampüsleri kurulabileceğini açıkladı. Her ne kadar bu planlar henüz geliştirme aşamasında olsa da, teknoloji sektörünün enerji altyapısı ile bilişim altyapısını birlikte planlamaya başladığını göstermesi bakımından dikkat çekici.

Bu eğilim, yalnızca münferit şirket kararlarından ibaret olarak görülmemeli. IEA, veri merkezlerinin ve büyük teknoloji şirketlerinin nükleer enerji sektörü açısından yeni ve özel bir talep segmenti oluşturduğunu belirtmekte. Kuruma göre, önemli bir bölümü veri merkezlerine enerji sağlamayı hedefleyen yaklaşık 25 GW büyüklüğünde SMR kapasitesi planlanmakta.

SMR’ların Ticarileşme ve Yaygınlaşma Sürecinde Öne Çıkan Hususlar

SMR teknolojilerine yönelik ilgi dünya genelinde hızla artmakla birlikte, sektörün önümüzdeki dönemde aşması gereken bazı önemli gelişim alanları bulunmakta.

Bunların başında ticarileşme süreci geliyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde çok sayıda SMR tasarımı geliştirilmekte ve pilot projeler ilerlemekle birlikte, ticari ölçekte işletmeye alınmış proje sayısı henüz sınırlı. Bu nedenle maliyet yapılarının, inşaat sürelerinin ve operasyonel performansın daha fazla proje tecrübesiyle netleşmesi beklenmektedir. Sektördeki birçok paydaş, seri üretim ve modüler inşaat yaklaşımının zaman içerisinde maliyetleri düşürerek SMR'ların rekabet gücünü artıracağı görüşünde.

Bunun yanında, yeni nesil nükleer projelerin ölçeklenebilmesi açısından tedarik zinciri kapasitesi ve nitelikli insan kaynağı da kritik önem taşımaktadır. IEA, önümüzdeki dönemde çok sayıda nükleer projenin eş zamanlı olarak geliştirilmesinin, belirli ekipmanların üretimi ve uzman iş gücü temini bakımından yeni darboğazlar yaratabileceğine dikkat çekmekte.

Düzenleyici çerçeveler de SMR'ların yaygınlaşma sürecinde önemli bir rol oynayacaktır. Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkedeki mevcut nükleer lisanslama mevzuatı, geleneksel büyük ölçekli reaktörler esas alınarak tasarlanmıştır. Bu nedenle düzenleyici kurumlar, son yıllarda SMR teknolojilerine özgü izin ve değerlendirme süreçleri geliştirmek üzere çeşitli çalışmalar yürütmekteler. Düzenleyici süreçlerin gelişmesi ve izin süreçlerinin olgunlaşmasının, teknolojinin daha hızlı yaygınlaşmasına katkı sağlayacağı kuşkusuzdur.

Kamuoyu algısı da sektörün gelişiminde belirleyici rol oynaması muhtemel bir faktör. Yeni nesil SMR tasarımları, daha yüksek güvenlik standartları ile tasarlanmakta olup, birçok geliştirici bu özelliklerin nükleer enerjiye yönelik algının dönüşümüne katkı sağlayacağını öngörmektedir. Bununla birlikte, atık yönetimi, güvenlik ve çevresel etkiler gibi konuların şeffaf biçimde ele alınması, uzun vadeli toplumsal kabul açısından önemini koruyor.

Her ne kadar bu alanlarda belirli çalışmaların devam ettiği görülse de, kamu kurumları, teknoloji geliştiricileri, enerji şirketleri ve yatırımcılar arasındaki iş birliğinin güçlenmesi, SMR'ların enerji dönüşümündeki rolünü hızlandırabilecek temel unsurlardan biri olarak değerlendirilmeli.

Geleceğe Bakış: Yapay Zekâ Ekonomisinde SMR’ların Yeri

Yapay zekâ altyapılarını destekleyecek geleceğin enerji karmasının tek bir teknolojiye dayanması beklenmemektedir. Yenilenebilir enerji kaynakları, doğal gaz ve nükleer enerji yüksek elektrik talebinin karşılanmasında birlikte rol oynaması muhtemeldir. Bununla birlikte SMR’lar, düşük karbon salınımlı elektrik üretimini, yüksek ölçekli yapay zekâ sistemlerinin giderek daha fazla ihtiyaç duyduğu güvenilirlik özellikleriyle birleştirmeleri nedeniyle benzersiz bir stratejik konuma sahiptir.

Yapay zekâ ile enerji altyapısının kesişimi, önümüzdeki on yılın en önemli sanayi dönüşümlerinden biri olmaya adaydır. Yapay zekâ artık yalnızca bir yazılım hikâyesi değil; aynı zamanda bir enerji altyapısı hikâyesidir. Bol, güvenilir ve düşük karbon salınımlı elektriğe erişimi güvence altına alabilen şirketler ve ülkeler, yapay zekâ ekonomisinde önemli bir rekabet avantajı elde edecekler.

SMR teknolojilerinin önümüzdeki yıllarda hangi ölçekte yaygınlaşacağı zaman içinde netleşecektir. Ancak bugün gelinen noktada açık olan husus, yapay zekâ kaynaklı elektrik talebinin enerji sektöründe yeni bir dönemi başlatmış olmasıdır. Bir zamanlar daha uzun vadeli bir perspektifle değerlendirilen teknolojiler, artık dijital ekonominin ihtiyaç duyduğu güvenilir enerji altyapısının ayrılmaz bir parçası olarak görülmektedir. Bu dönüşümün merkezinde yer alan SMR’lar, yalnızca nükleer enerjinin geleceğini değil, aynı zamanda yapay zekâ çağının enerji mimarisini de şekillendirebilecek en önemli teknolojilerden biri olarak öne çıkmaktadır.